Pazartesi, Nisan 11, 2016

Daha Çok Ben

Olmuyordu.

"Özgecan'ın katilini öldürmüşler." dedi. "Nerede bulmuşlar da öldürmüşler?" diye sordum. Adam içerdeymiş zaten. "Özgecan kim amk?" bile diyebilirdim. D'nin yanına taşınana kadar televizyonum yoktu. Facebook'ta ekli herkes unfollow durumundaydı, ana sayfama düşmüyorlardı. Gazete okumuyordum. Ülkede ve dünyada olup biten hiç bir şey zerre kadar umurumda değildi. Hala zırt pırt bahsi geçen gezi olayları dahi, çalışma hayatımdan dolayı haberdar olduğum bir konuydu. Durmaksızın bir haltlar dönüyordu ve sikerlerdi yani çok affedersiniz. Facebook hesabım neden vardı bilmiyorum. Herhalde zaman zaman bir şeyler demek istiyordum ve birilerini bundan haberdar etmeye çalışıyordum. Belli ki bir derdim vardı. Allah bilir neydi. Mütemadiyen canım sıkılıyordu. Tüm bunlara rağmen bir şeylerle ilgilenmek, insanlarla iletişime geçmek istemiyordum. Ya da iletişimden anladığım, insanların beklediği gibi değildi. Sanırım bu yüzden zavallı F hep hayatımdaydı. Çünkü ben o gün ne istersem oydu F. Yıllardır bana duyduğu anlamsız sevgi, beni koyduğu yer, inanılmaz özgürdü ve söylemesi ayıp götümü hayli kaldırıyordu. Tanrıydım lan! Sonra bir gün aniden, hiç de lüzumu yokken ölmesine karar verdim. Pamuklar diyarında bu hoş karşılanmadı. Ve böylece düştüm.

Ben Ben Ben

Çok da maceralı geçmeyen İstanbul yolculuğunun ardından (aslında S farkında olmadan direksiyonu sürekli sola kırıyordu ve bu onlarca kez korna, selektör uyarısına maruz kalmamıza ve bir iki defa da kazadan dönmemize sebep olmuştu, macera sayılırsa), şantiyeyi açmama kararımızı uygulamamız hasebiyle günü evde geçirmek, biraz uzanıp düşünmeme olanak sağladı. Tavanımla kurduğum derin bağ, D'nin aniden kapımda belirip "ne renk istersin?" diye sormasıyla koptu. Konunun ne olduğunu bilmiyordum. "Ne renkleri var?" dedim. "Mavi, yeşil, sarı, beyaz." "Beyaz olsun." dedim. Muhabbet kuşlarından bahsettiğini anlamak zor olmadı, sonuçta Hayat'ın yeri dolmalı ve alternatifin kuş olduğunu daha önce konuştuk. "Varsa." diye şart koşarak beni tavanımla yediden baş başa bıraktı. Olmadığını biliyordum.

Balık ve kuş beslemenin mantığını asla kavrayamayacağıma karar verdim. Sonuçta sizinle hiç bir şekilde iletişime geçmeyen hayvanlar. Gerçi D, kuşların zeki varlıklar olduğunu iddia ediyor. Eğitimlerinin sonunda aşkım, cici kuş falan diyorlar. Papağan türleri daha fazlasını da yapabiliyor. Bu ne işe yarıyor hiç bir fikrim yok fakat balıklara kıyasla daha iyi durumda oldukları söylenebilir. İkisinin de sahiplerine kendilerini nasıl bu kadar sevdirdikleri hakkında empati kuramıyorum. Sigara içmek gibi bir şey olsa gerek. Dumanı içimize çekiyor, ciğerlerimizde evirip çeviriyor ve dışarı bırakıyoruz. Bunu yaparken bir sürü ölümcül hastalığı bile isteye var ediyoruz. Üstelik leş gibi de bir tadı var ki tat olduğu da meçhul, yine de devam ediyoruz. Örnekler üzerinde biraz çalışmalıyım.

Pazar, Nisan 10, 2016

Bir Varoş Mahalle: İstanbul

İstanbul'da en son ne zaman bulunduğumu da hatırlamıyordum bir çok şey gibi. (Gerçi şu an itibariyle bir kaç saat evvel diyebiliriz.) Biraz kurcalarsam 2007 olduğunu iddia edebilirdim. Hayatımın en karanlık, hareketli ve eğlenceli 5 yılına ev sahipliği yapmıştı o tuhaf şehir. (Karanlığı, gündüzleri uyuyarak geçirmemden ileri geliyordu.) Dolayısıyla kısa süreliğine de olsa yeniden orada nefes alıp vermemi sağlayacak bu yolculuk beni bir iki yönden heyecanlandırıyordu. Mesela yola ev arkadaşım D'nin arabasıyla çıkacaktık ve D araba kullanmayı bilmiyordu. Sonra, çok çok uzun süredir görmediğim ve "ulan varlığını ben uydurmuş olabilir miyim acaba?" diye şüpheye düşmeye başladığım arkadaşım K'yi görecektim. Yeni insanlar tanıyacaktım. (Bu konu heyecandan ziyade sinir yapıyordu asosyal bünyemde.) Hayat'ı anneannesinde bırakacaktık.

Elbette işler planladığım gibi gitmemişti. Arabayı D'nin sevgilisi S kullanmıştı. K'nin gerçekliğini teyit etmeyi başka bir haftasonuna bırakmıştım. Buna çok kızmıştı fakat pek aldırmamıştım çünkü malum kızgınlığı da hayal ürünüm olabilirdi. Yeni insanlar tanımaktan kaçamamıştım. Bu noktada olacaklardan uzaklaşmak gibi bir umudum da yoktu. Hayat bizimle dönmemişti. Bu mutluluk vericiydi zira şımarıklığından usanmıştım ve yeterince hayvan sever olmadığım çok açıktı. Cennet'te D'nin öve öve bitiremediği ve sahiden de lezzetli bulduğum Orkide Dürüm'ün adanalarını, tombik biber turşularını götürürken; gözlerim dünyanın en güzel dövmesini ararken; gece Florya sahilde titreyerek uçakların inişini izlerken, Bakırköy'de dondurma yalayıp kıkırdarken, F teyzenin sarmalarını mideye indirirken de hissettiğim mutluluktu.

İstanbul tüm gelişimine rağmen, kıroluğundan, varoşluğundan, rüküşlüğünden taviz vermemişti ve bu beni Kütahya'nın içine kapanık, bakımsız, orijinal varoşluğuna daha da gönülden bağlamıştı. Yine de "haftaya da gelsek mi lan" demekten alamamıştık kendimizi. (Gerçi S bu konuda biraz sessizdi.)

Sonuç olarak yorgunduk, benim adıma şaşırtıcı bir seviyede memnunduk ve yarın şantiyeyi açmamaya karar vermek gibi bir lüksümüz vardı. Nitekim öyle de yapmıştık.