Cuma, Kasım 14, 2014

Sigara Paketi Toplayıcıları

2003 ya da 2004 senesiydi. Sigara paketlerini biriktiren bir arkadaşım vardı. O zamanlar üniversite öğrencileri arasında yaygın bir hobiydi bu. Bu paketleri birbirine yapıştırıp masa, kitaplık, raf falan gibi, mukavemeti pek de sağlıklı olmayan şeyler yaparlardı. Benden de onun için paket biriktirmemi istemişti. Kabul etmiştim. Sonuçta bu işin beni yoracak bir sorumluluğu yoktu. Sadece her zamanki kadar sigara içiyor ve paketleri yatağımla pencere arasındaki boşluğa atıveriyordum. Her ne kadar yatağım diye bahsetsem de, bu evde giysilerim ve kitaplarım dışında hiçbir şey bana ait değildi. Bir arkadaşımın arkadaşının ev arayan arkadaşının (ve köpeğinin) yanında kiracıydım. Kız, göğüslerine kadar inen onlarca sallantılı küpeye sahip olmasının dışında sıradan biriydi. Ev dökülüyordu fakat odam yine de fena sayılmazdı. Yatak konumunda bir çekyat, bez dolap, masa ve masanın üzerinde kırık bir ayna (belki de ben kırmıştım bilemiyorum) vardı. Sadece çamaşır asmak için kullandığımız balkon da bu odadaydı. Herhalde oturmaya pek elverişli bir balkon değildi. Ne büyüklüğünü, ne korkuluklarını ne de manzarasını anımsıyorum. Zira o evde kaldığım sürece pek ayık günüm olmadı. Sigara paketleri diyordum. Arkadaşıma verip vermediğimi hatırlamıyorum. Belki de attım. Bu mümkün çünkü birileri için yapmaya başladığım şeyleri yarıda bıraktığım oluyor zaman zaman. Elbette bununla övünmüyorum fakat bazen kişiler bazen de eylemler, gösterdiğiniz özveriyi, harcadığınız enerjiyi ya da verdiğiniz değeri hak etmez duruma gelebiliyorlar. Belki de o sormadı, ben de unuttum. Evet belki de evden ayrıldığımda hala yatakla pencere arasında duruyorlardı. Her neyse, on yıl sonra bu gereksiz anıyı hatırlamak hiçbir işime yaramadı.

Perşembe, Kasım 13, 2014

Kapan

Günlerdir evden dışarı çıkmıyordum. Sabaha kadar oturuyor, öğlene kadar yatıyor, dizi izliyor, kitap okuyor, Fransızca çalışıyordum. Bir ara fazla hareketsiz kaldığıma dair yersiz bir endişeye kapılıp birikmiş çamaşırları yıkadım. Miskin yaradılışım gereği, hareketten kastım çamaşır makinesinin düğmesine basmak olarak algılanabilir. Oysa makinem yaklaşık bir yıl kadar önce aniden sonsuza dek çalışmamaya karar verip kendini küf canavarlarına teslim ettiğinden beri çamaşırlarımı elde yıkıyordum. Zamanla bu durum, mümkün olduğunca az eşyayla hayatımı idame ettirme kararımı destekleyen bir hal aldı. Tek başına yaşayan biri için çamaşır makinesi gerçekten de lüzumsuzdu. Kesinlikle temel ihtiyaçlar içinde değildi. Bilmem kaç asırlık Alaaddin Camii manzaralı 1+1 evim; bir çekyat, kitaplık, yatak, elbise dolabı, birkaç kilim, perdeler , tost makinesi  ve su ısıtıcıyla şahane bir yaşam alanıydı bence. Bunların dışınca isteyebileceğim çok az şey vardı. Mesela bir iki köşe lambası. Kilimlerin yerini mutlaka kutsal halılar almalıydı. Çorba ve ıspanak pişirebilmek için ocak ve konuşmak için birkaç bitki. Bir de yandaki sofracıdan bir yer sofrası ve bunlar gibi birkaç küçük detay daha belki. Hayal gücüm daha fazlasına yetmiyordu açıkçası.

Büyüdüğüm ev tıka basa eşyayla doluydu. Oturma grupları, yemek masaları, hiç kullanılmayan bir sürü ıvır zıvırla dolu bir sürü dolap. Süs eşyaları, avizeler, devasa beyaz eşyalar, televizyonlar. Tüm bunlar olmadan yaşayamayacağımız fikrine ne diye kapılmıştık bilmiyorum. Boğuluyordum. Eşyadan öyle çabuk vazgeçebiliyordum ki, her taşınmam ardımda bir sürü şey bırakmamla sonuçlanıyordu. Çoğu zaman yerine yenisini  getirme ihtiyacı da duymuyordum.

Geçmişte ailemin imkanlarını da kendi imkanlarımı da, varlığı hiç de elzem olmayan pahalı şeyler için kullandığım oluyordu. Şimdi ise para harcamak hiç içimden gelmiyordu. Marketlerde, mağazalarda hiçbir şey iştahımı kabartmıyordu. Giysilerimi ayıklamış, hatta sevdiklerimi de gözden çıkardığım bir yığın oluşturmuştum. Biraz da başkalarının sevmesinde sakınca yoktu. Sağı solu sökülmüş, delinmiş, rengi solmuş, ağzı yüzü dağılmış olanları ise kendime saklamıştım. (İtiraf etmeliyim ki onları daha çok seviyordum.) Zaten kimseyi de mutlu etmezlerdi. Açgözlü zamanlarımda dahi sevdiğim eşyalardan zaman zaman vazgeçebiliyordum gerçi. Her yerde rastlayamayacağım türden takılarımı, sırf beğenilerini sundukları için arkadaşlarıma, kuzenlerime armağan edebiliyor; kitaplarımı dağıtabiliyordum. Belki de şu büyük Marmara depreminin bir getirisiydi bu. Sahip olduğum her şeyin bir anda yok olabileceğini biliyordum. O halde bunu kontrolüm dahilinde de yapabilirdim.

Evlerimiz, arabalarımız, zevkli mobilyalarımız, a sınıfı beyaz eşyalarımız, kaliteli kıyafetlerimiz, hepsi hayatta kalmaya dair çabalarımızın somut birer göstergesiydi. Gurur ve mutluluk vericiydi. Tüm bunları istemeyi anormal bulmuyordum. Yani beni ilgilendirmiyordu aslında. İnsanlar isterlerse tüm dünyaya sahip olmayı amaç edinebilirlerdi. Bu onların sorunuydu.

Benim daha ciddi bir problemim vardı: Tüm bunları gerçekten istemediğimi anlatabilmek. Çünkü fazlasına gücüm yetmediği için ve güç yetirecek çabayı da gösteremeyecek kadar tembel olduğum için aza kanaat ettiğimi düşünüyorlardı.  Varmayı planladığım, hiç değilse hayalini kurduğum bir hedefimin olup olmadığını merak ediyorlardı. Yoktu. Dile getiremezdim çünkü bunu duyduklarında rahat vermezlerdi.


Böylece sürüp gitmesini istediğimden de emin değildim. Benimkine çok benzer, oturmuş hayatlara özendiğimi  söyleyemezdim doğrusu.  Memnun olmak ya da olmamak hakkında düşünmüyordum. İnsan kendini memnun ederek hiçbir şeyi çözemiyordu çünkü. Sadece bireyin memnuniyeti yeterli olmuyordu. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse dünya tertemiz olur gibi bir şey değildi bu. Çoğu memnuniyet, bir başkasının memnuniyetsizliğinden doğuyordu. Ne bu döngüyle uğraşacak enerjim vardı ne de geleceğin sunacağı doyumsuzluğa ve arsızlığa ilgim.

Perşembe, Kasım 06, 2014

Selam

Nihayet, dün yaptığım bir telefon görüşmesinin sonunda, ortak bir tanıdığımıza selam göndermeyi akıl edebildim. Bunu önemsiyordum çünkü gözlemlediğim kadarıyla iyi diyaloglar kurabilen insanlar bu selam işini es geçmiyorlardı. Gerçi selam ettiğim kişi, konuştuğum kişinin kocası ve bu noktada ondan ortak tanıdık diye bahsetmek biraz tuhaf oluyor. Malum, kendileri tanış olmanın biraz ötesine geçmiş durumdalar. Çolukları çocukları var.

Karınca

Banyoda sürekli gördüğüm tek karıncayı düşünmeden edemiyorum. Evde yiyecek bir şey bulamayan diğerleri çoktan gitmiş olmalı. Bu ise azimle aramaya devam ediyor. Belki de derdi yiyecek değil. Evet, belki de benimle henüz fark edemediğim duygusal bir bağı var. Belki avaz avaz bağırıyor ve ben duyamıyorum. Tekrar gördüğümde bir konuşma yapmalıyım. Seni anladım demeliyim mesela. Burada benim için kaldığını biliyorum. Bana bir şeyler söylemek istiyorsun fakat duyamıyorum, başka bir yol denemelisin. Eğer dilimizi anlıyorsan kendi etrafında üç kere dön. Aslında bir kere dönsen de olur. Yorulmanı istemem.