Çarşamba, Ekim 15, 2014

"Çoğunlukla" Üzerinden Hastalıklı Değerlendirmeler

Kadın çelişkilerle doluydu..

Mesela çalışmamak gibi bir lüksü vardı. İşçisinden holding sahibine kadar her erkek, çalışmayan bir kadınla evlenmekte sakınca görmezken; kariyer sahibi hiç bir kadın işsiz bir erkeğin eşi olmayı kabul etmeyecekti.

Mesela boşandığı, yüzünü görmeye katlanamadığı eski kocasından, ortada çocuk gibi ortak bir sorumluluk ürünü olmasa dahi nafaka alacak, medeni kanunun ona hak gördüğü bu ayrıcalığı geri çevirmeyecek, "iyi de seninle artık hiç bir bağımız yok, ne diye bana para verecekmişsin" demeyecekti.

Mesela sekreterler çoğunlukla kadın olacaktı. Çoğunlukla erkekler savaşa gidecekti. Oturduğumuz binaları erkekler inşa edecekti. Kapılarımızı erkekler açacak, poşetlerimizi onlar taşıyacak, hesabı hep onların ödemesi beklenecekti. Ciddi devlet meselelerini çoğunlukla onlar çözecekti. En az bizim kadar iyi yemek pişirecek, çocuk bakacak, örgü öreceklerdi. Biz kadınların yaptığı her işte en az bizim kadar beceri gösterecek, bunun yanında madenlerimizi onlar çıkaracak, geceleri taksilerimizi onlar sürecek, otogarlarda 5 kuruş için onlar hamallık yapacak, çatılarımızı onlar aktaracaktı.

Mesela genelevler, hem de devlet desteği altında erkeklere hizmet edecekti. Yine porno sektörünün de hizmet alanının çoğunluğunu erkekler oluşturacaktı. Şok gazetesi, Playboy dergisi kadın vücuduyla süslenecekti. Pezevenklerinin gözetimi altında, genç yaşlı, zengin orta halli demeden yatıp kalkan kadınlara karşılık, jigololar her daim üst düzeye sunulacaktı.

Dizi ve filmlerde sadece soyunurken ya da sikilirken görünmek üzere hep kadınlar rol alacaktı. Zorlu bir durumda, düşmanın dikkatini dağıtmak için kadın öne sürülecek; ağlayan kadın mutlaka öpülerek sakinleştirilecekti.

Çoğunlukla kadınlar bir şeylere dikkat çekmek ya da protesto etmek amacıyla soyunacaktı. Bunu tüm samimi ve medeni duygularıyla takdir eden en entelektüel adam bile aklının bir köşesinde memelerle cebelleşecekti.

Aşk acısı çeken her iki cinsiyet de, teselliyi başka kollarda arayabilirken; çoğunlukla erkekler 2. bir alternatif olarak, ıssız bir hayatı tercih edecekti.

Evleri çoğunlukla kadınlar eşyayla dolduracaktı.

Kadının tek başına verdiği hayat mücadelesinde elde ettiği başarı, aslında erkeğin sergilediği nezaket ve saygı paralelinde ilerliyordu. Saygı mefhumu, kişinin hal ve hareketlerine bağlı olarak gelişse de bazen bulunulan muhit işleri zorlaştırabiliyordu tabi. Demek istediğim, ziyadesiyle gözlemlediğim kadarıyla, kadının toplum içindeki kabul görürlüğünü belirleyen; erkeğin bir miktar ikna edilmişliğinden, göz yummuşluğundan ya da zaaflarından başka bir şey değildi.

Uygarlığın ve teknolojinin en üst seviyeye geldiği, beden gücüne dayalı ağır iş alanlarının tamamen ortadan kalktığı, bütün kadın ve erkeklerin en az bir üniversite mezunu olduğu, her iki cinsiyetin de bedensel ve zihinsel açıdan eşit seviyede verim gösterebildiği çalışma ortamlarının doğduğu, tecavüzün, şiddetin yeryüzünden silindiği bir gelecek zaman diliminde dahi; mühendisliği en çok erkekler tercih edecek, en güzel öyküleri çoğunlukla erkekler yazacak, en unutulmaz filmleri çoğunlukla erkekler çekecek, en içli şarkıları çoğunlukla onlar besteleyecek, hayatı kolaylaştıran bir çok tasarım ve buluşu onlar kafa yorup piyasaya sunacak, o mükemmel uygarlık ve teknoloji seviyesinin temellerini yine çoğunluğu ve etkinliği erkeklerden oluşan ekipler atacaktı. Çünkü en başından beri yaradılışımız böyleydi.

Hayır. Kadın işe yaramaz, zavallı, aklı eksik ve muhtaç değildi. Kendi doğasının getirdikleriyle inanılmaz büyülü bir varlıktı. İlhamın, güzelliğin, enerjinin ta kendisiydi.

Evet. Türlü sebeplerle bir çok alanın öncüsü hep erkekti. Fakat hala belediye otobüslerini kullanan, kahvehane işleten kadınları haber yapıyorsak; ses getiren bir başarının sahibinden bahsederken cinsiyetine vurgu yapıyor, "bakın bir kadınmış" diyerek gururlanıyor, "bir bok yapamayacağımızı sanıyorsunuz ama" diye başlayan cümlelerle ilk kadın pilot, ilk kadın yazar, ilk kadın bilmem ne sıralamasına giriyorsak, yani hala kadının becerilerini üstüne basa basa ispat ve ilan peşindeysek, bu benim göğsümü hiç de kabartmıyor doğrusu. Kadının varlığını normalleştirmenin tek yolu, içinde cinsiyetin değil sadece isimlerin geçtiği başarı hikayeleri anlatabilmekti bence.

Anlıyor musunuz?

Yine de hala, tozlu raflar arasından ya da günümüzden, tüm ışıltısıyla çıkmış bir kadın filozofun olmaması düşündürücüdür. Tavanlar aşkına.

Not: Yazıda geçen her şey hayal ürünüdür. Gerçeklerle alakası yoktur.

Pazar, Ekim 12, 2014

G. İle 1517'nci Tanışma

Yıllar önce ölmüş insanlar geri dönüyorlardı. Aileler bu durumu inanılmaz bir soğukkanlılıkla karşılıyor ve hemen kabulleniyorlardı. Adamın teki ise evine yerleştirdiği kameralardan, bir kaç gün sonra evleneceği kadının başka biriyle sevişmesini -ki bu başka biri de geri dönenlerdendi- aynı tepkisizlikle izliyordu. Nasıl olduysa, ikiz kardeşinin yıllar önceki haliyle karşılaşan Lena çığlık atmıştı. Eh o kadarı kabul edilebilirdi. Sonuçta dizileri sorgulayarak izleyecek kafada biri değildim. Yine de mutfaktaki çöp kutusunda kocaman bir hayvan leşi bulmak, bir ev hanımının "ay!" deyip kapağı kapatabileceği türden bir olay değildi bence.

Kapı çaldı. Her zamanki umursamazlığımla diziye devam ettim. 2. defa çaldığında, hiç beklenmedik bir şekilde kapının önünde buldum kendimi. Delikten baktım. Işık yanmıyordu. Uzun boylu bir adam kafasını hafif geriye atmış dikiliyordu. Anahtarı çevirdim. Botlar, sırt çantası, kapşonlu sweat, iri yeşil gözler. Yaklaşık iki yıldır pamuk almıyordum ve ateşli bir hastalık da geçirmiyordum. Yani halüsinasyon olamazdı. Evet, bu kesinlikle G. idi. İçeri girdi. Gülüyordu. Galiba ben de gülüyordum. Bir şeyler söylüyordu.  Anlayamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Sanırım şoka girmiştim. Yavaş yavaş gerçekliğe dönmeye başladığımda sarılıyorduk. Aklıma saçlarım geldi. Saçlarım, cadı gibiydi.

Uzun zaman sonra yeniden Kobak'da el ele yürüyorduk. Gerçi, kovboy botlarım tak tuk etmese yere basmadığıma yemin edebilirdim. Yemekler, kahveler, biralar, gülüşmeler. Şüphesiz hayatımın en güzel gününü yaşıyordum. Heyecandan ve korkudan mideme kramplar giriyordu sürekli. Neden korktuğuma anlam veremiyordum. Belki de başka bir şeydi hissettiğim fakat doğru kelimeyi bulamıyordum. İçimden durmadan, kısacık ve çok tesirli bir ayet gibi "seni çok seviyorum" diye geçiriyordum. Öyle çok seviyordum ki, aramız biraz bozulduğunda, zifiri karanlık bir boşlukta insana binlerce kalp krizi geçirten bir hızla düşüyormuşum gibi hissediyordum. Saatlerce. Günlerce.

Bitmesini hiç istemediğim gezip tozmaların sonunda yorgun düşmüştü. Uzandı. Gözlerini kapatır kapatmaz uykuya daldı. Saatlerce izledim. Kirpiklerini, burnunu, dudaklarını, omuzlarını, ellerini. Tatlı horultuları eşliğinde, sıcaklığıyla kavrularak, kokusunu derin derin içime çektim. Zaman dursun diye dua ettim. Lütfen, zaman bir defa da benim için dursun. Kolları arasında damla damla eriyip yok olana kadar.

Sabah ezanından sonraydı. Bilmediğim bir caddenin kaldırımında genişçe bir alan çöküyor, toprak kaldırım taşlarını yutuyordu. Uyandım. Sırtımı dönmüştüm. Sarılıyordu. Sırtımı döndüğüm için üzülmüştüm fakat gözlerini açar açmaz çirkin suratımı görmesindense, yarısı kazınmış ensemi ve sırtımı görmesi daha iyidir diye düşündüm.

Gün ağardı. Gitmesi gerekiyordu. Yer yarılmamıştı bu defa. Gök üzerime düşmüştü. Bu yeni bir durumdu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kulağımda son sözleri yankılanıyordu: Seni çok seviyorum! Sanırım ağlayacaktım.

İşte G. ile 1517'nci kez böyle tanıştım.