Cumartesi, Eylül 27, 2014

Deney

Dünya çapında gerçekleştirilen çok gizli bir deneyin deneğiydim. Rastgele seçilmiştim ve geri çevirme şansım yoktu. Tahmin ettiğiniz üzere ölümle tehdit ediliyordum. Sanıyorum ki bir Doctor Who bölümünden* esinlenme söz konusuydu. Öte yandan, anladığım kadarıyla deneyin içinde de ölecektim. Durup dururken iki ölümden birini seçmek zorunda kalmıştım. Elbette planlarım arasında bir süre daha yaşamak olduğu için, uzun vadede gelecek olanı tercih ettim ve maili formaliteden onayladım.

Ertesi gün, vücuduma yapıştıracağım bantlar ve talimatlar, bir kutu Mabel sakızın arasına saklanmış halde elime ulaştı. Sakız ağzıma göre çok büyüktü. Bu durum, ambalajın üzerinde neden bir arap kızı olduğunu açıklıyordu. Düpedüz  siyahiler içindi. Küçükken nasıl baş ettiğimi düşündüm. Hatırlayamadığıma göre ciddi bir travma yaratmamıştı. Gerçi bir tür amnezi de yaşıyor olabilirdim. Mutfağa gidip kendime 3-2-1 poğaçası yapmaya karar verdim. Nasılsa bu bantlar sayesinde kilo almayacaktım. Ne kadar yersem yiyeyim, sadece eriyecektim. Zerrin Özer o şarkıyı kırk kereden fazla defa söyleyerek evrene öyle karşı konulmaz bir mesaj yollamış olmalıydı ki, gerçekleşiyordu işte.

Evli olup bekar kalsam Çok yiyerek zayıflasam bir şeyler bir şeyler... Bana hep bana bana diye çıldırtan bir döngüye giriyordu sonra. Yine de felsefesi olan bir şarkıydı aslında. İstendiği taktirde üzerine düşünülebilir bir yapısı vardı. Oysa parçası olduğum deney üzerine fikir yürütmek pek mümkün görünmüyordu. Bu zaman zaman öfkelenmeme sebep oluyordu çünkü dört ay geride kalmıştı ve tüm hayatımı zorla ele geçiren bu durum için bulduğum tek mantıklı sebebi de, saniyeler içinde bizzat kendim çürütmüştüm: 

Bence deney “ömür boyu ölüm cezası” gibi adlandırılabilecek bir idam şekli olarak, adalet sistemine hizmet amacı güdüyordu. Vücudun belli bölgelerine yapıştırılan (ayak bilekleri, kalça, göğüs altları, el bilekleri, ense) ve deriye kaynayan bantlar; sırasıyla yağlarınızı, kaslarınızı ve nihayet kemiklerinizle eş zamanlı halde organlarınızı, bilinciniz kapanmaksızın (burada da Owen Harper’ın 2. ve mutlak ölümünden esinlenilmiş olmalı, gerçi ben o sahneyi çok yanlış hatırlıyorum, neyse)** eritmek suretiyle, uzun vadede yok olmanızı sağlıyordu. Böyle psikopatça bir uygulama ancak karınca katilleri, arı büyücüleri gibi azılı suçlular için tasarlanabilirdi mantıken.  Mantık dışı olansa, iş görürlüğü neden masum insanlar üzerinde zorla ve yıllarca sürecek bir teste tabiydi. Bir dolu gönüllü manyak pekala bulunabilirdi. Sanırım bu noktada da etik tartışmalarından sakınma kaygısı vardı. Yine de tehdit ve zorlamayı açıklayıcı değildi. Neresinden tutsam elimde kalıyordu. Üstelik masraflı da olmaya başlamıştı. Çünkü henüz ilk aşama olan yağ eritmedeydim. Hep istediğim incecik görüntüye kavuşmak, deneyin zalimliğini kısmen unutturup mutlu etse de, elbiselerimin üzerimden dökülmesi kabul edilemezdi. Gardırobu yenilemek elzem olmuştu. İşsizdim. Çalışmak bana göre değildi. (Burada açık bir şekilde Ip Man’den etkilendiğim anlaşılıyor. Belki bir miktar dudeism de baş göstermiş olabilir.) Paraya ihtiyacım vardı. Nihayetinde bir kadındım, ne giydiğim kesinlikle önemliydi ve gizliliğin canı cehennemeydi. Parlak gibi görünen bir fikrim vardı. Biraz tehlikeliydi de fakat zaten seçtiğim her yol ölüme gidiyordu. Sağlam bir küfür salladım ve deneye dair bildiklerimi satmak için işe koyuldum.

İhanetim korkuyla karışık heyecan veriyor ve bantlı yerlerimi kaşındırıyordu. Sanırım uyarı sistemi gibi bir şeydi. Kendimi ele vermiş olabilirdim.


* Doctor Who – Sezon 1 / Bölüm 12 – Bad Wolf

** Torchwood – Sezon 2 / Bölüm 13 – Exit Wounds (Bu bölümde Owen’ın, kilitli kaldığı odaya dolan maddeyle erimeye başladığını fakat kendisinin zaten ölü olması sebebiyle acı hissetmediği için bilinci açık bir şekilde Tosh’la konuşmaya devam ettiğini gördüğüme yemin edebilirim. Öyle ki ancak sıvı ağzına vardığında susmuştu. Halbuki tekrar izlediğimde hiç de böyle şeyler olmadı. Bu konu kafamı sürekli kurcalayan bir muamma.)

Salı, Eylül 23, 2014

Mızmızmız

İki gündür hiç uyuyamamamın ardından beklediğim üzere nihayet bu gece sızmıştım. Dağda bayırda koşturduğum bir rüyayla uyandım. Fırtına var. Korkuyorum. Neyse ki elektrik kesilmemiş. Gerçi ışığı açmadığım için kesilmemesi pek bir şey ifade etmiyor.

Pazartesi, Eylül 22, 2014

Dört

Evimin yerini kimse bilmiyordu. Kimseyi davet etmemiştim. Taşındığım sıralar 2-3 defa F. gelmişti gerçi. Onun gelmesinde bir sakınca görmemiştim çünkü onunlayken kendimi konuşmak zorunda hissetmiyordum. Sadece oturabiliyorduk ve yeterince oturduğumuza kanaat getirdiğimde de gitmesini isteyebiliyordum. Burada geçirdiğim yıllar içinde kaldığım her adreste bir tekel bayiine abone oluyordum. Onlarca kez yaptığım ziyaretlerde hep tek kişilik miktarda alkol satın alıyordum. Çarşıda, okulda, barda, sokağımda hep tek başıma görünüyordum. Kütahya küçük bir yerdi ve onca zamandır 5 karış suratıma aşina olmuş herkes yalnızlığımdan haberdardı. Başta havalı görünen bu durum biraz merak uyandırmışsa da zamanla yerini tuhaflığa ve belki de zavallılığa bırakmıştı. Gerçi kimsenin suratında bir düşünce belirtisi görmüyordum. Bunun sebebi suratlarına bakmamam olabilirdi. Komşularım kapımı çaldığında açmamam da olabilirdi. Sürekli gittiğim yerlerde hiç de kötü niyetli görünmeyen diyalog girişimlerini tersleyip atmam, bildiğim simaların selamlarını pişman edecek bir nursuzlukla karşılamam da. Sürekli öfkeliydim. İçimden sürekli insanları aşağılıyor, özellikle hemcinslerimin ne kadar aptal olduklarına dair tahlillerde bulunuyordum. Erkek arkadaşlarımla baş başa vakit geçirmek istiyor, arkadaş gruplarında muhabbete dahil olmayarak, somurtarak onları küçük düşürüyordum. Fakat, beni yaratan biliyordu ya, bunların hiç birini isteyerek yapmıyordum. Sadece nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. Evet. Ben insanlarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. Doğru zamanda doğru cümleleri kuramıyor, hatta doğru cümlenin ya da tepkinin ne olacağını hiçbir zaman kestiremiyordum. Çoğu konuda fikrim yoktu. Ne bileyim, o kadar az şey ilgimi çekiyordu ki. Bunların bile çok azı konuşmaya değerdi. Sanırım tam bir gerizekalıydım ve zaman ilerledikçe bu durum aleyhime işliyordu.


Üç

Çocukluğuma denk gelen yıllarda resme çok meraklıydım. Yetenekli olduğumu düşünüyordum çünkü çocukluğun getirdiği bir gerizekalılıkla “aa sen ne kadar güzel resim yapıyorsun” diyen yetişkinlere inanıyordum. 20’li yaşların başında gerizekalılıktan pek bir şey kaybetmemiş olmalıyım ki yağlı boya yapmaya başladım. Gerçeklerle yüzleşmem pek vakit almadı fakat dert etmedim. Sonuçta ergenlik dönemimi henüz atlatmamıştım ve dert edeceğim daha başka konularım vardı. Sonra onlar hiç bitmedi gerçi. Neyse.

Aynı süreçte mimarlık okumaya başlamıştım. Mimar olma konusunda saplantılı bir istek duyuyordum. 4 yılın sonunda bunun benim için hiç de cazip bir meslek olmadığını anladım. Duvar kalınlıkları, bina mukavemeti, beton çeşitleri vs inanılmaz sıkıcı konulardı. Hayal gücüne dayalı tasarım dersleri ise tam bir felaketti. Kesinlikle hayal gücüm yoktu. Okulu bıraktım.

Derken yine ne tür saçma bir düşüncenin peşine düştüysem restorasyon okumaya başladım. Halbuki tarihin hiçbir alanına ilgi duymuyordum. Tarih bilgim Atatürk’ün doğum yılından ibaretti. “Düşünsenize, yüzlerce yıl önce hem de o zamanın ilkel şartlarıyla …” falan diye başlayan cümlelerle kendimi motive ediyordum ama aslında hiç heyecan duymuyordum. Dahası bu kadar şaşılacak bir yan da göremiyordum. Yapılabiliyormuş ki yapmışlar, durmadan buna hayret etmenin mantığını kavrayamıyordum. Adamlar kapasitesiz değildi sonuçta. Bkz: Filozoflar.

Bir şeyler yapmak zorunda olduğum hissi büsbütün sarmaya başlamıştı. Çevremdeki herkes bunu ima eden şeyler söylüyordu. Kimisi daha sempatik bir yaklaşım olarak, “bir şey yap ki en azından bu baskıcı bakışlardan kurtul” diyordu. Hayatım çekilmez bir hal almıştı. Hiç de düşünmek istemediğim şeyler hakkında düşünmeye itilmiştim. Oysa bir şeyler hakkında uzun uzadıya düşünmek bana göre değildi. Birkaç dakika kafa yorup ortalama bir fikre yaklaştıktan sonra “acaba çilekli süt kaldı mı?” kaygısına geçmekte sakınca görmüyordum. Aslında çalışmamayı, ev hanımı olmayı seçebilirdim. Fakat dehşetle gözlemlediğim kadarıyla onun da kendi içinde komplike bir sürü kuralı vardı. Kendimi Allah’a adamaya, inzivaya çekilmeye karar versem; önce birikmiş ütüleri kaldır diyeceklerdi.


İki

Mesela büyük bir çoğunluk her sabah erkenden kalkıp giyiniyor, makyajdı tıraştı falan işe gidiyor. Tüm gün saate bakıp “akşama daha çok var” diye hüzne boğuluyor. Eve varınca ne kadar yorulduğuna dair homurdana homurdana sızıyor falan. İyi bir bölümden mezunsa veya maaşı dolgunsa, takdir görmek suretiyle olayın rutinini nispeten lehine çeviriyor. Kazandığını faturalara yatırıyor ya da çok beğendiği döpiyesi satın alıyor. Onu da yine şirkette giyecek. Daha az nitelikli işlerde çalışanlar “kimseye muhtaç değilim” şeklinde kendince haklı bir gurur yaşıyor. Kimse de “oh bugün de çok çalıştım, bir işe yaradım, şimdi biraz televizyon seyredeyim” demiyor. Herkes mutsuz, herkes başka bir hayatın hayalini kuruyor. Yine de bu böyle devam ediyor. Miskinler için durum biraz daha zor tabi ama katlanılmaz değil. Neyse bunu da yarın düşünürüm bile diyemeden uykuya dalıyorlar çünkü.


Bir

Kalktım. Duş aldım. Hazırlandım. Tam evden çıkacakken, kaydın son gününün Cuma olduğu geldi aklıma. Daha önümde bir sürü zaman olan bir işi halletmek için bugünden kendimi yormanın mantığını kavrayamadım. Derhal çantayı kenara fırlatıp uzandım. Biraz yürüsem fena olmazdı ya. Gerçi yattığım yer pek rahat olmadığı için arada batıyor ve mutfakta koridorda falan turluyorum. Neyse ki mutfağım koridorda olduğu için ikisini aynı anda aradan çıkarabiliyorum.


Pazar, Eylül 21, 2014

Kendimi Aklıyorum

Aslında hep x ve y var: x davranışı ve y davranışı.

İki davranış da çoğunlukla haklı sebepler üzerine kurulu. Hayatınız boyunca her iki davranışı da, konu içinde bulunduğunuz pozisyona göre defalarca sergileyebilirsiniz. Bu, sizi iyi gözlemleyen birine çelişkili görünebilir.

Mesela: A partisi x davranışını, B partisi y davranışını sergiliyor olsun. B partisinden biri A partisine geçtiğinde, y davranışını da otomatikman terk etmiş olur. Çünkü y davranışı A partisinin kriterleriyle uyuşmaz.

“Anne olunca anlarsın.” cümlesi de buna iyi bir örnek teşkil eder. X davranışını sergileyen anneye, y davranışıyla yaklaşan çocuk; anne olduğunda x davranışına özgü kaygıları taşımaya başlar.

Aynı durumu, işçi ve işveren üzerinden de konuşabiliriz. X davranışını göstererek işverenini çoğu kez haksızlık yapmakla itham eden bir işçi; işveren konumuna geçtiğinde, aslında işçilerin çoğu zaman y davranışını hak ettiklerini düşünmeye başlayabilir. Bu tam tersi koşulda da geçerlidir.

Sevgilisinin en yakın kız arkadaşının, kendinde bazı ayrıcalıklar görmesini hazmedemeyen ve samimiyetini abartılı bulan bir kadın, bu kıza karşı x davranışını sergilerken; kendisi de pekala bir başka erkeğin en yakın kız arkadaşı olarak ayrıcalıklı olduğunu düşünebilir ve y davranışına geçebilir, x davranışını kıskançlık olarak yorumlayabilir. Tekrar x davranışına büründüğünde ise, y davranışını haddini bilmezlikle suçlamaya devam edebilir.

Yani x ve y davranışları, sadece biz içinde bulunduğumuz sürece makuldür.

Mission completed.


Cumartesi, Eylül 20, 2014

G. İle Nasıl Tanıştım

Şehirde yeniydim. Kimseyi tanımıyordum. İş yerim bir sürü andavalla doluydu. Ve ben ilk haftamı bitirdiğim o Cuma akşamı iş çıkışı şehir turu yapmaya karar verdim. Eve döndüğümde saat onbirdi ve anahtarımın çantamda olmadığını ancak fark edebilmiş, çaresizlik içinde merdivenlere oturmuştum. Sarhoş değildim fakat alkol kokuyordum. Komşularımdan birinin kapısını çalmadan önce gidip naneli şeker almakta fayda vardı. O sırada karşı daireden biri çıktı. Oturmakla kalkmak arası, dışarıdan oldukça anlamsız görünen bir pozisyondaydım tam olarak. İri yeşil gözleriyle şüphe içinde beni süzdükten sonra “iyi misiniz?” diye sordu. Sanırım alkolün etkisiyle yine ağlamış gibi görünüyordum. Alkol ve naneli şeker gibi ayrıntıları atlayarak durumu izah ettim. “7/24 hizmet veren çilingirler var. Bekleyin internetten numara bulayım.” dedi. Bunu düşünemediğim için kendimden utandım. İçerden bir kadın kahkahası yankılandı. Yer yarılmış, muhtemelen gecekonduları yuta yuta bana doğru geliyordu. “Birazdan burada olurlar, benim çıkmam gerek.” dedi ve gitti. Ağzımın içinden teşekkür ederim gibi bir şeyler söyledim. Duyduğundan emin değilim. İşte G. ile böyle tanıştım.

Müşteriyi karşılama görevini bana vermişlerdi. Çok sinirlenmiştim fakat elim mahkumdu. Sigara üstüne sigara yakarak beklemeye koyuldum. Sonunda otobüs yanaşmıştı. Birkaç kadın ve bir çocuktan sonra kapıda bir çift iri yeşil göz belirdi. İner inmez sigarasını yakıp etrafa bakınmaya başladı. Tamam, dedim, adamımız bu. Hemen yanına koştum, elimi uzatıp “Hoş geldiniz. Yolculuk iyi geçmiştir umarım. Bagajınız var mı?” gibi cümleler sıraladım. İri yeşil gözler hiçbir şey söylemiyor, sadece sırıtıyordu. Elim havada kalmıştı. Anlamaya çalışırken telefonum çaldı. Arayan müşteriydi. Ardından bodur bir adamın elini kolunu havada sallayıp “Ayça hanım buradayım” diye bağırarak bana doğru koştuğunu fark ettim. Yeşil göz artık sırıtmıyor, aleni gülüyordu. Yerin dibine geçmiştim. Asıl müşteriyi kaptığım gibi arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım. Taksiden diğerinin; kısa boylu, piercingli, çirkin bir kızla sarmaş dolaş olduğunu gördüm. İşte G. ile böyle tanıştım.

Derslere girmeye karar vermiştim. Kocaman yeşil gözlü, daha önce hiç görmediğim bir hocanın sınıfa girmesiyle curcuna kesildi. Listenin en başında ben vardım. Adımı okudu. Buradayım, dedim. “Oo Ayça hanım, biz sizin bir mit olduğunuzu düşünmeye başlamıştık.” dedi. Bütün sınıf hep bir ağızdan kahkahayı patlattı. O an derslere girmenin hiç de iyi bir fikir olmadığını anladım. Sanırım bu sene de okulu bitiremeyecektim. Yanıma birkaç kitap aldım ve en yakın yarığın içine atladım. İşte G. ile böyle tanıştım.

Şehirler arası uzun bir yolculuktaydım. Otobüs sürekli arızalanıyordu ve yolcular haklı olarak homurdanmaya başlamıştı. Kimileri telefona sarılmış, yetkili birilerine şikayette bulunmaya çalışıyordu ve muavin ortalığı yumuşatmak için durmadan çay kahve servisi yapıyordu. Gerginlik, aynı dertten muzdarip insanların kaynaşmasına sebep olmuş, otobüs korkunç bir uğultuyla dolmuştu. Ben de annemi arayıp, bu lüzumsuz kaynaşmadan ne kadar rahatsız olduğumu anlattım. Bir ara, bir çift iri yeşil gözün beni onaylayarak gülümsediğini fark ettim. Bu fikir birliğini kutlamak için ona naneli şeker ikram ettim. Kabul etti. Sonunda yolculuğu bitirmiştik. Bagajın açılmasını beklerken yanında dikilip ne diyeceğimi düşünmeye başladım. Tam “sonunda..” diye lafa girecekken bavulunu alıp suratıma bile bakmadan yürüdü gitti. Yer sarsılıyordu. Derin bir nefes alıp iniş için hazırlandım. İşte G. ile böyle tanıştım.

Uzun zaman sonra nihayet Münir yurda dönmüştü. Yıllardır görüşmüyorduk. Özleyip özlemediğimden bile emin değildim. Yine de davetini kabul edip Ankara’ya gittim. Bir barda oturup, sen ne yaptın ben ne yaptım gibi sıkıcı konuşmalarla biralarımızı yudumladık. Derken iri bir adam tepemizde belirdi. “Vay moruk döndün ha!” diye gürledikten sonra kucaklaştılar. Masamıza oturdu. Uzun zamandır böyle yakışıklı bir tiple karşılaşmamıştım. Bu büyülü durumun, az sonra gerizekalı gibi davranmama sebep olacağını hissetmiştim. Sürekli telefonu ötüyor, iri yeşil gözleri ekrana bakıyordu. Gevrek bir şekilde gülümseyerek “bu kadar sık çaldığına göre sevgilin olmalı” dedim. Bir süre suratıma bakıp, gevrek gülümsememi ağzıma tıktıktan sonra “Ben kalkıyorum moruk. Daha uygun bir vakit uzun uzun otururuz. Nasılsa artık buralardasın.” dedi ve gitti. Yerin dibinde kendime küçük sevimli bir oda hazırlamıştım. Derhal oraya indim. İşte G. ile böyle tanıştım.

Ayladır evden dışarı çıkmıyordum ve G. ile tanışma fırsatım olmuyordu. Zaten bir yenisini kaldırabileceğimden emin değildim.

Perşembe, Eylül 18, 2014

Rapor

Kütahya’ya dönmüştüm. 7 dakika sonra evime ayak basalı 3 saat olacaktı. Otobüs inanılmaz rahattı. Babam şahane bir şey yapmış ve biletimi şu yeni model tek kişilik koltukları da olan otobüslerden almıştı. Fakat ayaklarımın donma mevsiminde olduğumuz için şiddetli şekilde tuvaletim gelmiş ve molaya kadar ıstırap çekmiştim. “Bozüyük 27 km. Tanrım tesislere en az 20 dakika var! Başka şeyler düşün Ayça. Yağmur mu yağıyor?! Teşekkür ederim su içmem!”

Ev yerli yerindeydi. Yine de başta tozdan pek göremedim. Hummalı bir temizliğe girişmek zorundaydım. 3 uyuşuk örümcekle tehlikeyi atlatmıştım. Parti sertti zannediyorum. Bir iki eşyanın yerini değiştirdikten sonra, banyo ve mutfağı yarına bırakmaya karar verdim. Zaten doğal gazım kesikti ve soğuk suyla oynaşacak kadar titiz değildim. 10 lira için hiç üşenmeden gelip gazımı kelepçelemişlerdi. Oturup bir süre onlar adına utandım. İçip insanları rahatsız etmek için harika bir bahaneydi bu. Elbette tercihim yine her şartta seçtiğim iki insandan yanaydı: G. ve Kaan. Uygun bir parça açtım: The Black Keys – Fever

Aylar sonra evimde ilk günümdü ve ben temizlikten dolayı çok yorgundum ve içiyordum ve keyfim oldukça yerindeydi ve biraz rahatsız etmekte sakınca görmediğim insanlar yine çok önemli işleriyle meşgullerdi. Az sonra kafam güzel olacaktı ve şarkı söylemeye başlayacaktım. S.’ye sordum: Kim Kütahya’da? Hemen aradı. Bilmemkimle bilmemnereye gidiyordu. Bilmemkim tanıdığım biriydi. Bir kez daha fark ettim ki birileri telefonda benim de tanıdığım birinin adını andığında “selam söyle” demek gerekirken, bu benim aklıma gelmiyordu. Geldiğinde çok geç oluyordu ve ben “Tanrım selam söyle demem gerekirdi ama yine demedim. Neden böyle ayrıntıları 32 yıldır hep atlıyorum.” diye anlamsızca bir süre hayıflandım.

Ellerimi birbirine vurmak suretiyle sıradaki parçaya ritim tutmaya başladım. Harika bir akşam olacağı her halinden belliydi.


Pazartesi, Eylül 15, 2014

İsrafı Sevmem

Ev sahibim aradı. Kira zamanı olmadığı için biraz gerildim ve tıpkı dizilerde olduğu gibi cevap vermek için bir süre bekledim. Odanın içinde telaşlı turlar attım. Elimi telefona uzatıp son anda geri çektim. Bu sinir bozucu hareketlerle kendimi daha da germekte haklı sebeplerim vardı. Aylardır eve uğramıyordum ve ev sahibinin "özledim" demek için aramadığı açıktı. Kesin bir terslik vardı. Su boruları patlamış olabilirdi. Doğal gaz kaçağı olabilirdi. Yangın çıkmış olabilirdi. Hırsız girmiş olabilirdi. Evi böcekler basmış olabilirdi. F. kokmaya başlamış olabilirdi.
Derin bir nefes aldım ve sonunda açtım. Elbette bunların hiç biri gerçekleşmemişti. Bir kısmını mutfak tezgahının üzerine bıraktığım miskinliğim, muhtemel her türlü aksiyonlu olayı engellemişti sanırım. Konumuz, üst kata yeni taşınan kiracıydı. Kadın biraz uyanıkmış da, kira miktarı konusunda ağzımı yoklarmış da, onlara ve diğer herkese 450'ye vermiş de, haberim olsunmuş. Bu arada ben eski fiyattan devam etmekte serbestmişim. Babamın durumu nasılmış, selam söyleyecekmişim. Peki, dedim, söylerim.
Her şey yolunda gibiydi. Bir kaç güne dönüş yapacaktım. Bütün yaz dairemde özgürlüklerini ilan ettiklerinden emin olduğum örümcekleri düşünüp, gerginliğimin boşa gitmesini engellemeye karar verdim.

Cuma, Eylül 12, 2014

Sayısal Değerler Üzerine

Bir iki ay öncesine kadar 50 kiloydum. Zaman zaman bir kaç gün yemek düzenimi bozuyor, 51-52'ye çıkıyorsam da kontrolü kaybetmiyor ve aşağı çekmeyi başarıyordum. Yine de bir gün düşündüm ki, 50'yi maksimum seviye olarak belirlemek, kendimi sık sık 50'ye indirmeye çalışmaktan daha kolay olacak. Bu durumda alt sınırı 48 tutmak uygundu fakat çift sayılardan takıntılı bir şekilde hazzetmediğim için 47'de karar kıldım. Derken 50'yi hayatımdan tamamen silerek, tüm riski ortadan kaldırmak gibi dahiyane bir fikir geldi aklıma. Bunu gerçekleştirmenin ve garantiye almanın tek yolu, alt sınırı bir kademe daha aşağı çekmekti. Eğer çift sayılara karşı beslediğim nahoş hisler 46'ya ayrıcalık tanısaydı. Dolayısıyla, sizin de tahmin edeceğiniz gibi, 45'te mutabık oldum. Ta ki dün sabah tartıda 44buçuğun büyüsüne kapılıp, neden olmasın diye düşünmeye başlayana dek. Doğru. 44 kabul edilemez bir çift sayı. O halde alt sınırı 43 yaparsak ...

Salı, Eylül 09, 2014

Payıma Düşen

Kırk beş kiloya düşmüştüm. Fiziksel olarak, ölmeden yok olmayı bir şekilde başaracak gibiydim. Elbette intiharı yeğlerdim, bu asil kararı veren ve gerçekleştiren herkes gibi. Evet intiharın çok asil bir davranış olduğunu düşünüyordum, her ne kadar yaşamı ve iyi kötü sunduğu her şeyi çok değerli bulsam da. Asilliği; çekilmeyi bilmekten, bir sülük gibi asılmayı terk etmekten geliyordu. Bana kalırsa onlar da benimle aynı fikirdeydi. Dertleri yaşamla değil, kendileriyleydi. Güzelliklere yakışmıyor, kötülüklere ise dahil olamıyorlardı. Yaradılışları hatalıydı ve bu görmezden gelebilecekleri denli basit değildi. Gün geçtikçe çoğalan, dinmez bir acı içindeydiler. Kanıksamak ve devam etmek niteliksiz insanlar içindi. Ne var ki, intihar da sanıyorum bir yazgı işiydi. Bazılarının payına, hatalı varlıklarını yüreklice göz önünden kaldırmak yerine, zavallıca akıllarını oynatmak düşüyordu.