Pazar, Ağustos 24, 2014

32,5'tan 33

32, baş edilmesi zor bir yaş. Düşünsenize; neredeyse tüm saç renklerini ve modellerini deneyerek onlarca depresyonu atlatmışsınız, türlü ortamda bulunmuş, türlü karakter tanımış, türlü muameleye maruz kalmışsınız. Çok mevzuyu yanlış anlamış, bir çok mevzuda yanlış anlaşılmış, velhasılıkelam anlamsız tekrarlardan mütevellit yılları, meyveli pasta ve gazlı içecek eşliğinde karşılayıp uğurlamışsınız. Şimdi, dalgası köpük köpük kıyıya vuran Karadeniz'e nazır bir evin mutfağında, pencerenin önüne bir sandalye çekmiş, nem bulutlarını derin derin soluyor, arkanızdaki kanepede uzanan anneannenizin beş dakikada bir sorduğu aynı soruya sabırla aynı cevabı veriyor ve 33'ün epigenezini gözden geçiriyorsunuz. Zira bir toz zerresinin, o güne dek rastlanmamış bir davranış sergileyerek farklı bir yöne farklı bir ivmeyle uçmasının dahi elinizi kolunuzu bağlayacak sonuçlar doğurabileceğini biliyorsunuz ve "Ulan!" diyorsunuz, erkeksi, sert fakat çaresiz "son bahaneleri, çözümleri, kaçış ve unutma yollarını da 32'de hunharca kullandık. Az evvel Karadeniz'de gemi de batırdık sanırım. Şurada bir karartı vardı. Ufuk çizgisinden aşağı düşmediyse."

Beceriksizliğinize uydurduğunuz muazzam kılıflarla iyi kötü idare ederken, akrabalarınızla geçirdiğiniz bir hafta, yaş meselesi başta olmak üzere hayata dair her konuyu aleyhinize çevirir. Her biri, işkenceyle kabul edeceğiniz fakat aslında işlemediğiniz bir cinayete dönüşür. Huzur ve kararlılıkla terkettiğiniz tüm gelecek kaygılarını, elinizin istemsizce uzandığı çerez tabağı gibi önünüze koyar. Akraba merakı, gözlemlerimde yanılmıyorsam, dünyanın her tarafında ıstırap kaynağı. Ter ve yemek kokan bir kadınla asansörde kalmak gibi. Selfie yapmaya çalışan arkadaş gruplarında bulunmak gibi. Sesi sonuna kadar açılmış televizyon gibi. Ibrahim Tatlıses'in saçlarının aslında beyaz olduğunu öğrenmek gibi. Kopyalamakla taşımak arasındaki farkı öğrenen dayınızın, tabletin başına her oturuşunda bunu size anlatması gibi. Son örnek gerçekten acımasızca oldu, kabul ediyorum. Yine de ıstırap yelpazemin bir numarası değil elbette. En sevdiğiniz terliği kaybetme tehdidiyle sınandığınız bir karakol maceranız yoksa, ne demek istediğimi anlayamazsınız.


Perşembe, Ağustos 07, 2014

Gittim.

Pekala, dedim, sen kazandın, geliyorum. Kapıdan girer girmez içimde "nezareti deneyimleme" isteği oluştu. Telefondaki memuru buldum. Zaten beni bekliyordu fakat yine de yalandan dosyamı aradı sağda solda. Şikayetimi devam ettirmek istemediğime dair bir şeyler yazdı ve imzalattı. Sizi buraya kadar yorduğumuz için kusura bakmayın, dedi. Rica ederim, diye karşılık verdim. Oysa, iki dakikalık bir işlem için, dört defa aranmam ve bir sürü yol katetmek zorunda bırakılmam gerçekten de kusura bakılacak bir durumdu ve içten içe bakıyordum da.
Ayağa kalktım. Bir kaç saniyelik kararsızlıktan sonra tekrar oturdum. "Memur bey" dedim "ben bir geceyi nezarethanede geçirmek istiyorum fakat sadece bir gece kalıp çıkmayı sağlayacak ölçüyü tutturamamaktan çekindiğim için suç işlemek yerine talebimi açıkça dile getirmenin daha makul olacağına karar verdim." Sesinde ve duruşunda, telefonda yansıttığı çakallıktan eser yoktu. Cümlenin uzunluğunu kabul ederek ona biraz zaman tanıdım. Nihayet, sanıyorum bir tür şaka yaptığım kanaatine vararak, zevzekçe gülümsedi ve böyle bir şeyi kabul etmelerinin mümkün olmadığını ama çok istiyorsam nasıl bir yer olduğunu gösterebileceklerini söyledi. Hayır, bakıp çıkmak değil, kalmaktı niyetim.
Aniden, yine, gözümün önünde dahice bir fikir parladı. İşaret parmağımla masanın üzerindeki kalemliği itmeye başladım. Yavaş yavaş ilerliyordum. Surat ifadesi artık hayli ciddi olan polis memuru "Hanımefendi napıyorsunuz?" diye sordu doğal olarak. Aslında ne yaptığım gayet açıktı fakat bunu hemen kavrayacak zeka düzeyinde biriyle karşı karşıya olmadığımı daha ilk bakışta anlamıştım. "Polis malına zarar veriyorum." dedim eylemimi kademeli bir şekilde devam ettirerek. Daha önce de söylediğim gibi, ölçüyü tutturamamaktan çekiniyordum ve bir geceden fazlasını da istemiyordum. Hızlı ve sert bir hareketle kalemliği tutup "Buradan derhal gider misiniz lütfen!" dedi. Doğru yolda olduğumu hissetmeme rağmen yaka paça kapı önüne atılma olasılığını göze alamazdım. Çünkü terlik giymiştim ve muhtemelen o arbedede ayağımdan çıkacaktı. Geri isteme tenezzülünde bulunmayacağım için de en sevdiğim terliğimden olabilirdim. Tekrar ayağa kalktım. Bir kaç saniye "önemli bir şey söyleyeceğim ama nasılsa anlamayacaksın, nefesimi sarf etmeye değmez" dercesine baktım ve sert adımlarla karakolu terk ettim.
Hava güzeldi. Eve girmeden evvel manzaralı bir köşede sigara içtim. Annem "Hah. Kokmuşsun yine." diye karşıladı beni. "Karakola düştük, herhalde kokacağız." dedim. Odama geçip bilgisayarı açtım:
Başlık: Gittim.

Pazartesi, Ağustos 04, 2014

Gitmesem?

Sabah telefonumda, bilmediğim bir numaradan 2 cevapsız arama vardı. Her zamanki "önemliyse tekrar arar" umursamazlığıyla kahvaltıyı hazırlamaya koyuldum. 3. cevapsızı görünce nihayet önemli olabileceğine ikna oldum ve üzerinden yaklaşık 2 saat geçtikten sonra da numaraya dönmeye karar verdim. B. Karakolu'ndan polis memuru bilmemkim, hayli zaman önce şikayette bulunduğum bir konu için tekrar ifade vermem gerektiğini ve bu yüzden karakola teşrifimi beklediklerini söyledi. Eğer İzmit'te olmadığımı söylersem konuyu telefondan çözebiliriz gibi dahice bir fikre kapıldım. Tabi düşündüğüm gibi olmadı. Polis memuru, muhtemelen gurur duyduğu çakallığını tümüyle gözler önüne seren bir ses tonuyla yalanımı sabote etti ve bulunduğum yerdeki karakola durumu anlatabileceğimi, bir hafta içinde bunu halletmemi ve ifademi verdikten sonra onu tekrar aramamı söyledi. İster istemez sinirlendim. Sonuçta tamamen beni ilgilendiren bir konu için, başkaları tarafından bir sürü yorucu eyleme zorlanmak, miskinliğimi ciddi ölçüde tehdit ediyordu. Suratımı neredeyse kullanılamaz bir şekilde asarak "tomom" dedim. "Kağıt kalem varsa dosya numaranızı yazdıracağım." dedi bu kez. Başı dertte olan benmişim gibi uğraştırıyor da uğraştırıyordu. "Vor." dedim. Oturduğum yerden tavanı seyrederek dosya numarasını dinledim. Sonunda iyi günler diledi ve görüşmeyi bitirdi. Suratım neredeyse kullanılamaz bir şekilde asıkken iyi günler diyemediğimi fark ettim.