Pazar, Haziran 29, 2014

Ramazan ve Televizyon

Uzun zaman sonra ilk defa bu sene Ramazan'ı dört kişi karşıladık. Hayır aslında pek sayılmaz. Ablam hamile ve babam kemoterapi görüyor olduğu için, oruç tutan ve gerçek anlamda Ramazan'ı karşılayan tek kişi annem oldu. Alarmı saat ikiye kurdum fakat elimdeki kitaba dalınca alarma iş düşmedi. Ona güzel bir sahur hazırladım. Oturup eşlik ettim. Bulaşıkları topladım. Ezanı dinlerken Allah'a içimi döktüm. Beşe kadar okumaya devam ettim. Dokuzda kalkıp ablama ve babama kahvaltı hazırladım. Acıkmamıştım. İyi dedim. Babam sesli olarak, Ramazan ayının hikmeti ve orucun bir türlü idrak edilememiş kurallarıyla ilgili bir şeyler okudu. Ardından, yaklaşık bir saat süren fikir alış verişi ve internet taramalarıyla güzel bir iftar menüsü hazırladık. Biz mutfağa geçerken, babam salonda maç izlemeye koyuldu. Mutfaktaki televizyon da açıldı. Bütün gün bu sesi duymak garibime gidiyor ve beni hasta ediyor. Evet, televizyon beni gerçekten hasta ediyor. Saat hayli ilerledi. Midemdeki boşluk hissedilir duruma geldi fakat rahatsız olmadım. Zira tek başıma yaşadığım uzun zaman zarfında, bazen parasızlıktan, çoğunlukla da yarı aç yaşamayı ilke edinmiş olmamdan dolayı, bu alışkın olduğum ve hoşlandığım bir durumdu. İftara kadar sadece su içtim. İkinci sahuru hazırlarken, oruç tutmaya karar verdim. Herhangi bir dine mensup olmamayı seçmemden bu yana tutacağım bu ilk orucu Allah nasıl değerlendirecek bilinmez fakat dünyevi veya uhrevi eylemlerimden karşılık beklediğim pek de görülmüş şey değil zaten. Yine de kararımı verirken, lehime bazı sonuçlardan etkilendim doğrusu. Mesela; annem ona sahur hazırladığım için çok mutlu görünüyor. Saat onikiyle beş arası, kitap okurken gece kuşlarını dinleme lüksüne sahip oluyorum ve n.ş.a.'da, bu zaman dilimini değerlendirmek için özel bir çaba göstereceğimden emin değilim. Asıl derdimse, sabır. Son günlerde sabır gösterme konusunda hayli fark edilir bir körelme içindeyim ve bu konuda kendimi terbiye etmenin, tamamen Allah'ın rızasına adanmış oruçtan daha şahane bir yolunu düşünemiyorum.

Not: Doğru anladın. Ramazan'a özel televizyon programlarıyla ilgili bir yazı değil. 

Cuma, Haziran 27, 2014

Konumum İtibariyle Siyasete Biraz Uzağım

Ülkeleri yönetmenin en karaktersiz yoludur siyaset. Kavramın tüm dünyayı ele geçirmiş olması inanılır şey değil doğrusu. Bilimini, felsefesini, tarihini okurken pek keyifli, pek heyecanlı ya; gün içinde takım elbisesi ve şişkin cepleriyle kah hakaretler savurup vaatler vererek, kah savaşlar başlatıp ekonomiyi düzenleyerek ve kah öyle yapıp böyle ederek insanların kaderini belirlerken ne tuhaf. Daha tuhafı ise; yönetilenlerin bu tuhaflıkta haklı ve haksız yanlar bulması, taraf olması, bu tuhaflığın doğurduğu görüş birlikleri ve ayrılıkları çerçevesinde çevre edinmesi, hayatının kurallarını büyük ölçüde yine bu tuhaflığın temellendirmesi.

Buradan, yani uzaydan, boşluğa yüzükoyun uzanmış; siyasete duyulan inancın ne tür bir yanlış beslenme sonucu zuhur ettiğini gözlemliyorum. Yani buradan, uzaydan, boşlukta kurbağalama yüzerken; ciddiyetle ve hararetle tartışılan pek çok konu anlamsız ve komik görünüyor.  Buradan, uzaydan yani, Tardis yine kim bilir hangi aksilik sonucu döne döne Dünya’ya, muhtemelen Londra’ya doğru hızla düşerken; sınırlara takılıyor aklım; bir adım sonra başka bir bayrağın, marşın, başka bir siyaset adamının gölgesi altında; başka bir kültür, başka bir dil, bambaşka bir damak tadı derken bir bakıyorsun, etrafında aynı hayat teranesi dönüyor. İhtiyaçlar, beklentiler, kaygılar hep aynı; sınırın iki yanında, geçmişte, bugün, Bacon’ın ütopyasında, Asimov’un milyonlarca yıl sonrasına dair kurgusunda.


İnsan bir defacık buradan, uzaydan bakınca; “Eee?” diyor “Ne değişti? İsimler. Ne çözüldü? Seçilenin ve destekçilerinin sorunları.” “Eee?” diyor “Yani?”. “Yanisi işte oyunu ver.” “Kime?” “Bu adamlardan birine.” “Bu adamlar kim?” “Kim oldukları önemli değil, ideolojilerin temsilcisi onlar. İdeolojini seç.” İnsan bir kerecik buradan, uzaydan bakınca; ideolojiye sokuyor, pek de doğru işlemediği aşikar olan şu malum kavramdan bağımsızlaşıyor. Yerçekimsizliğin içinde uçan adımlarla belirsiz bir yöne doğru ilerliyor.


Pazartesi, Haziran 23, 2014

Erdemli Değil, Lakayt.

Çevremde; sakin, soğukkanlı ve sabırlı tabiatımla bilinirim. Oysa durum, pek az konuya sükunetimi bozacak veya sabrımı zorlayacak ölçüde aldırmamdan ibarettir.
YOKSA TERBİYESİZLİĞİM, ÇİRKEFLİĞİM DİLLERE DESTAN MAŞALLAH!

Cumartesi, Haziran 21, 2014

Naptım? Hiç.

On günlüğüne Kütahya'ya kaçtım. Neredeyse her gün içtim, sarhoş oldum, meşhur tavanımı ve tarihi A. Mescidi'nin çatısı manzaralı penceremi seyrettim. Pek düşünmedim. Bir iki defa evi süpürüp sildim. Nevresimi değiştirdim. Gözlerim balon gibi şişene kadar ağladım. Geç uyudum, erken uyandım. Yağmura tutulup sırılsıklam oldum. S. ile müzenin bahçesinde oturdum. G. ile ne hissedeceğimi bilemediğim konuşmalar yaptım. N. Pastanesi'nin kıymalı böreklerinden yedim -ki kendini özleten bir lezzeti vardır. Lavabomu ovdum ve İzmit'e döndüm.

Çalışılacak ders, girilecek sınav, gidilecek iş; hiç biri yok. Bilinmez bir tarihe dek ağzıma kadar boş vakitle doluyum. Odamdan hoşlanmadığıma karar verdim ve evin iki cephesini gören "köşe oda" dediğimiz odaya yerleştim. Köşe odadaki köşe takımında yatıp kalkıyor, okuyup yazıyor, düşünüp susuyorum. Aileyle birlikte yaşamanın bir yan etkisi olarak dikkatim sık sık dağılsa da; genel anlamda sakin, izole, sempatimi kazanmış bir mod.

Cuma, Haziran 13, 2014

Yanlış Yol

Tanrı'ya yalvardım. Tüm samimiyetimle.
Fakat ağzım içki ve küfür kokuyordu.

Çarşamba, Haziran 11, 2014

Sarhoş İtirafı

Zaman zaman sevgililerimin eski sevgililerine güzel temennilerde bulunduğum adsız mesajlar atmışlığım var. Sevgililerime dair her şeye sempati duymakla ilgili bir davranış bu. Bence hoş.

“Bebeğim

Ben yuvaya dönmeyi reddeden  karıncayım

Evet o tuhaf kalabalığı terk ediyorum

Bebeğim

Ben o küçük asi karıncayım

Ve kışı dert etmiyorum

Ben ilk günahkar karıncayım

Doğamı inkar ediyorum

Ve karınca adımlarımla yerleri inletiyorum”


Ayça'nın Seçimi

Böyle güneşli güzel günlerde insanın içinden iki şey geçiyor:
1- Hazır iyi hissederken kapanışı yapmak.
2- Buz gibi bir kaç öğlen birası içmek.


Israrlı Hastalık

Bazı insanlar çok ısrarcıdır. Ev sahibinin “hiçbir şey yemedin, biraz daha koyayım, ÖLÜMÜ GÖR!” tarzı zorlamalarından bahsetmiyorum. Sonuçları biraz daha uzun vadede hayatınızı meşgul edebilecek türden konularda ısrarcıdır bu insanlar. Karşı koymamanız gerektiğine dair güçlü bir baskı hissedersiniz. Kuşatılırsınız. Dini vecibelerin inananlar üzerinde yarattığı sorumluluğa benzer. Toplumsal bir hassasiyet gibi omuzlarınıza biner. Olmuş ve olası tüm üzüntülerden siz mesulmüşsünüz gibi vicdanınızı didikler durur. Çünkü bu hastalıklı halin virüslerinden birisinizdir. Geçmesi, biraz da sizin iyileşmenize bağlıdır.


Salı, Haziran 10, 2014

Hastroloji Bilimi Işığında

Bundan böyle hayatımda hiçbir şey olmayacakmış gibi hissediyorum. Çalma listesine 24 saatlik bir şarkı atılmış ve tekrar tuşuna basılmış.

Pazar, Haziran 08, 2014

Pazar

Gök gürledi. Yağmur delice yağdı. Sırılsıklam oldum. Şahaneydi. Eve varınca bir bira açtım. Doctor Who'dan sevdiğim bir özel bölümü seçtim: The Next Doctor. "Bravo Sir!" diye bağırırlarken yine neşeyle ağladım. Yağmur dindi. Kuşlar cıvıldamaya başladı. Camda bir sigara içtim. Üşüdüm. Gök gürledi. Yağmur başladı tekrar. Dinledim. Dedim ki: Bir Pazar bundan daha Pazar olamazdı.

Cuma, Haziran 06, 2014

Gibi Gibi

Tuhaf ve tatlı bir “oluş” hali içindeyim bir süredir. Endişeyle heyecan arasında koşturuyorum. Kalbimde, midemde ve bağırsaklarımda hissediyorum bunu. Sanki tuvaletim varmış da tutuyormuşum gibi. Sanki uzun zaman sonra ilk defa sigara içmişim gibi. Sanki barda alkolü fazla kaçırmışım da, tanımadığım insanlara laf atıp eğleniyormuşum gibi. Onlar da rahatsız olmuyormuş gibi. Sankiii Lonely Boy dansı yapıyormuşum gibi. Nicedir görmediğim bir tanığıma rastlamışım da sallamamışım gibi. Sanki böyle pamuk pamuk gibi.

Pazartesi, Haziran 02, 2014

Kalpsiz miyim?

Bir asosyali zor durumda bırakacak şeylerin başında, yakınının kemoterapi alması gelebilir. İki haftada bir hastanede geçirilen 5-6 saat, aynı dertten muzdarip farklı farklı aileler, hepsi hikayesini anlatmaya hevesli. Herkes doktor. Hemşireler çocuk bakıcısı modunda, hastaları tatlı tatlı azarlamalar, şakalar falan. Tanrım neden biraz olsun sempatik görünmüyor? En azından şu durumda, insan davranışlarını daha makul yorumlayabilecek uyumu sergileyebileceğim kadar.

Pazar, Haziran 01, 2014

Gördüğüm Kadarıyla

Doc'a aşıktım. Hem de sırılsıklam. İki çift laf etmişliğimiz yoktu, hatta bakkalda, sokakta falan yan yana dahi gelmemiştik fakat pencereden gördüğüm kadarıyla sakalları güzeldi. Topladığı ahtapotları kamyonetinden indirişi güzeldi. Dinlediği plaklar güzeldi. Bütün mahalle "şu Doc çok kıyak adamdır" dediğine göre iyi biriydi de. Duygularımı dile getirsem tepkisi ne olurdu diye meraklanır, her gece bir versiyonunu hayal ederdim. Oysa onunla bir araya gelebilmek için Dora'nın kızları kadar bile şansım yoktu. Salgın zamanı her hastayla yakından alakadar olmuş, her birini sık sık evlerinde ziyaret etmişti. Sonunda tanışmak için bir fırsat yakaladığımı düşünerek çok heyecanlanmıştım. Ne var ki, 9 yaşındayken kaybettiğim kollarımı hesaba katmazsak, domuz gibi sağlıklıydım.

Ötücü Kuşların Ettiği

Hava sıcaklığının pencereler açık uyunacak dereceye yükseldiğini fark etmişlerdi demek. Fırsatçılar. Neymiş efendim, sabaha kadar her bir cikciki c'sinden k'sine dinleyecekmişim. Aman kıymetlim, dertlerine ancak ben deva bulabilirmişim. Kimin nesi olduğumu bilseler, tüm çaresizliklerine rağmen cüret edemezlerdi ya. Bilmiyordu işte kuş beyinliler. Neyse. Karanlıktan istifade gözlerimi kapattım. Umarım horlayacağım tutmaz.

Bilmem

Ağlamıyordum. Kurmuyordum. Endişelenmiyordum. Buna rağmen duyduğum ıstırap eskisinden daha kuvvetliydi. Acım tavır değiştirmişti. Peki bundan sonra ne olacaktı?