Pazartesi, Mayıs 26, 2014

Pürneşe Acı

Geceleri ağlayarak sızıyor, sabahları dişlerimi sıkarak öfkeyle uyanıyordum. Görünürde bazı sebepler vardı elbet bu mutsuzluk ve tahammülsüzlük haline. Benimsenemeyen rutinler mesela. Kontrolsüzce büyüyen anlaşmazlıklar, televizyon sesi belki, lodos, muayyen günler, nefret edilen şehir, pişmanlık yaratan davranışlar, üst üste gelen hayal kırıklıkları, susup beklemeyi, karizmatik görünmeyi becerememek, işlerin tam planlandığı gibi gitmemesi, anneler..

video


Gün içinde, yeni düzenimin gereklerini yerine getirirken, gözlerimi robotsu bir hüzünle sabitleyeceğim uygun noktalar arıyordum. Favorim, kahvaltı masasındaki pekmez kasesiydi. Odamdaki ayçiçeği tablosu ve diğer bir odadaki avize de iş görüyordu. Düşünmeliydim. Çok düşünmeliydim. Aklımı kaybetmeseydim..

İtiraf etmeliyim yine işleri berbat etmiştim ve düzeltmeye çalıştıkça batırıyordum. Batırdıkça hırçınlaşıyordum. Hırçınlaştıkça... Tanrım delirmiş kadınlara has her davranışı sergiliyordum sanırım.

Lakin tüm gereklilik ve deliliklere rağmen terk etmediğim keyiflerim vardı. Her gün mutlaka ders çalışıyor, sosyoloji okumaları yapıyor, yatmadan evvel elimdeki diğer kitaplara vakit ayırıyordum mesela. Bunu ilginç buluyordum çünkü ruhumu psikopatça oyan kedere ve zihnimdeki korkunç bulanıklığa rağmen kendimi tamamen bırakmamıştım. Hala bir yaranma çabam vardı. (Allah muvaffak etsin.) Sonra, suratım orijinal yapısından daha fazla asık değildi. (Gerçi istesem de daha fazlası mümkün değildi, doğuştan suratsızlıkta on numaraydım) 46 kiloya düşmüşsem de yemeden içmeden kesilmemiştim ve paranoyadan mideme kramplar giriyorsa da başarılı gözlem ve kurgu örnekleri sergiliyordum bence.

Anlayacağınız züğürt tesellisi kuşanmış; depresyonla, çeyrek aklımla ve yarattığım yalnızlıkla savaşıyordum. Fonda pürneşe The Black Keys çalıyordu. İçimdeki acı pek alemdi doğrusu.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.