Pazar, Mayıs 18, 2014

Doctor Who ve Kahve Mevzusu (Çözüldü)

Söylentiler doğruydu. Hakkındaki tüm ayrıntılara ve gelişmelere vakıf bir şekilde merakla takipçisi olduğum tek bir konu dahi yoktu. Bütünüyle dahil olacak kadar ilgi duyamıyordum bir şeye, bir süre ucundan köşesinden samimiyetle peşine düşsem bile bir anda hiç hatırıma gelmez olabiliyordu. Evvelce bunu ayran gönüllülük ya da ne istediğini bilmezlik olarak nitelendiriyordum. Oysa şimdi, bariz şekilde bahşedilmiş bir kıymet olduğunu düşünüyordum. Hayatım boyunca onlarca farklı şey tarafından cezp edilecek, kuşatılıp renklendirilecektim fakat hiç birine saplanıp kalmayacaktım. Diyebilirdim ki; benim özgürlükten anladığım budur ve yolum açıktır.

İzlediğim tek dizi olan Doctor Who’ya gösterdiğim özensizlik de elbet bu durumun sonuçlarından biriydi. Müdavimlerinin yaş ortalamasını göz önüne alınca, bu özensizlik savunulabilir olsa da, eğlenceli ve vakit ayırmanın kayıptan sayılmayacağı bir diziydi benim için. Buna rağmen 5. ve 6. sezonu, üzerinden en az bir buçuk yıl geçtikten sonra, 7. sezonu ise sadece bir iki gün önce izlediğimi düşünürsek; bunca zaman tüm mevzuya hakim, heyecan ve merakla 8. sezonu bekleyen “whovians” için yuhalanası olduğum bir gerçekti. Öte yandan sezon 7, tam bir başarısızlık örneğiydi. Doktor'un bölümler boyunca türlü fedakarlıklar ve tehlikelerden geçerek çözdüğü her şey, tekrar önüne çıkmak suretiyle “eehhh” dedirtmişti. Pond’ların gidişi baştan savmaydı. Cast ajansların bıyıklı sübyan meraklarını anlamak mümkün değildi. Tardis’in kıçı sıkışınca kaçmasından usanmıştım. Madam Vastra, Jenny ve Strax üçlüsü muhteşemdi. Rejenerasyonun önce gözleri nemlendirmesi, ardından gülümsetmesi gerekirdi fakat ikisinden de çok uzaktı. Son olarak bir iki bölümü atlaya atlaya seyrettiğimi de itiraf etmeliyim.

Çok açıktı ki bu da eninde sonunda kabak tadı verecek bir bağlılık/bağımlılık/fanatizm örneğiydi  ve ben kendimi adamayarak küçük çaplı da olsa gereksiz bir hayal kırıklığından ya da çeşitli rahatsız edici duygulardan muaf kalmıştım. Bu muafiyet; severek dinlediğim bir müzik grubu dağıldığında, eserlerinden hoşlandığım bir sanatçı , edebiyatçı öldüğünde, beğendiğim giysiler  veya eşyalar zarar gördüğünde ya da hiç bana ait olmadıklarında, bir spor takımı maçı kaybettiğinde, elektrikler kesildiğinde gibi bir çok durum karşısında hep yanımdaydı.

Yani hayatımın odağında “sanırım canım istiyor ve hayır canım hiç istemiyor”lar vardı. Uygun zaman benim zamanım, uygun ortam benim ortamım, uygun davranış benim davranışımdı. Bu yüzden, tahmin edebileceğiniz üzere, çok mutsuzdum. Zira kimsenin bana ayak uydurmaya niyeti olmadığı gibi, böylece kabullenmeye veya anlayışla karşılamaya dair bir gündemleri de yoktu. Elbette bu benim için de aynıydı. Bilirsiniz, bu türlü kaygılar taşımaksızın birlikte vakit geçirebildiğiniz insan sayısı azdır ve üzücüdür ki çoğunlukla bu kişiler aileden bile değildir. Şanslı olmalıyım ki iki isim sayabiliyordum fakat yine de uyumsuzluktan gözaltına alınma riskiyle karşı karşıyaydım ve nezaketen gülümsemeyi canım hiç istemiyordu. 

Konuyu dağıtmak üzereyken yakalanmadan evvel (ki nezaketen gülümseme durumu bana İlknur hemşireden bahsetme ihtiyacı duyuruyor ve kendisi sosyolojik ve psikolojik açıdan ciddi tümevarımsal çözümlemelere sürükleyecek kapasiteye sahip bir karakterdir) diyebilirdim ki: Kahve içmek bir keyif ise her gün yapmamalı. Zira bu artık keyif değil, her gün kahve içmek olur.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.