Cumartesi, Mayıs 31, 2014

Aile Meselesi (Çözülmedi)

Aile olmak çok tuhaf. Bağı, sorumluluğu falan bir değişik. Düşünüyorum da annem, annem değil de komşum olsa görüşür müydük? Ablam iş verenim olsa anlaşır mıydık? Babam öğretmenim olsa sever miydim? Kaan kardeşim olsa yanımda gezdirir miydim? Hoş şimdi de gezdirmiyorum ya hahah. Neyse.

Cuma, Mayıs 30, 2014

Delisiniz Herhalde



iletişim
1. isim Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon


TDK böyle diyor: “akla gelebilecek her türlü yolla.”

İfade beni sarstı doğrusu. Bu hastalık ucundan köşesinden hepimize bulaştı. Örneklemeye gerek duymuyorum zira herkes içinde bulunduğu manyaklığın az çok farkında. Lakin bu farkında olma hali bile hastalıklı. Mesela dün bir video gösterdi annem,“sanal iletişim bağımlılığı hayatınızdan neler çalıyor bir bilseniz” falanı anlatıyor. Nasıl bir tutsaklık, nasıl bir çaresizlik durumuysa artık “:(((( - çok doğru! – keşke yapabilsek..” gibi yorumlar gelmiş. Zannedersin ki geçimlerini bu yolla sağlıyorlar, bıraksalar çolukları çocukları sefil olacak. Tabi varoluşumun en küçük yapı taşına kadar asosyal olduğumdan kelli bu konuyla ilgili empati kurmakta zorlanıyorum. Zira iletişimin akla gelebilecek her türlü yolunu ancak icap ettiği taktirde sevgilim için sömüren bir zat-ı aşığım.

Kendimi bildim bileli; okul, yurt, apart, iş yeri gibi ortamlarda birlikte bulunduğum insanlarla, daimi bir ilişki kurma gerekliliği hissetmedim. Her gün dersten sonra, ikinci ev bellenen bir mekanda, neredeyse aynı şeyleri konuşup aynı şeylere aynı tepkileri vermenin nesi cazip anlamıyorum. Apart veya yurtta sırf aynı mutfağı ve banyoyu kullanıyorum diye kızlarla neden samimiyet kurmalıyım? Keza ev arkadaşlığının bir süre sonra aile modeline dönüşmesi de akıl alır şey değil. İş paylaşımı, beraber pazara gitmeler,akşam vakit geçirmeler, yemek saatleri derken hoop hesap sormalar, müdahaleler falan. İş arkadaşlıkları da başka bir kaçıklık. Haftanın en az beş günü sabahtan akşama kadar gördüğüm kadarıyla belli bir profil çiziyorsun zaten. Hafta sonu nasıl bir mucize sergileyeceksin? "Aslında buradaki gibi değilim." Ol. Oradaki gibi ol. Evdeki gibi ol. Yapman gereken yerine göre davranmak, bambaşka bir şeye dönüşmek değil. Seni dışarıda farklı görmek beni dehşete düşürüyor. Ofisteki başarılı kamuflajını tehdit olarak algılıyorum.

Hem zaten bir evine git. Al kahveni bir yayıl koltuğa. Şöyle bir boşluğu seyret. Yanındakini bir rahat bırak. Yok. Ölene kadar iletişecek!

Anlatalım, konuşalım elbet konu bitmez de. Her gün değil ya. Susalım arada bir içimize dönelim. Zaten 3-5 tür insan var, kim hangi konuya nasıl yaklaşır, mimikler, cümleler, ses tonları falan belirli hep bunlar. Usanın az yahu. Özleyin. İhtiyaç duyun. Birikin. İçiniz boşaltılmış, tekilliğiniz unutturulmuş, kalabalığın sanalına gerçeğine tapar hale gelmişsiniz de, havanız da hep yerinde; benim soyutlanma çabamı sağlıksız buluyor, endişeli gözlerle bakıyorsunuz. Delisiniz herhalde.

Gerçi ben de hayatım boyunca nasıl sığ ortamlarda bulunduysam artık, İSYANIM BİTMİYOR!

İsyan

Gecenin 01.38'i. Kuşlar cıvıldıyor. Yağmur şıpırdıyor. Serin ferah esinti odayı turluyor. Tatlı sersem gözler kapanıyor. Anlamak mümkün değil sabah her şey nasıl boka sarıyor!

Salı, Mayıs 27, 2014

Yemek Tarifi Verdim

Geçtiğimiz hafta sonu Two Greedy Italians'dan çok basit bir yemek tarifi öğrenmiştim. Bu akşam annemle ne yapsak da yesek diye düşünürken aklıma geldi. Hem özellikle babam için sağlıklı bir öğün olacaktı hem de yormayacaktı. Derhal mutfağa geçtim.

Bir tencere su kaynarken, 3 orta boy patatesi aydınger kağıdı inceliğinde halka halka dilimledim. Derince bir fırın tepsisini mis gibi tereyağıyla yağladıktan sonra, altını kapattığım kaynar suya patatesleri 3-4 dakika beklemeleri için boca ettim. Bu arada annemin evvelce doğrayıp buzluğa attığı beyaz lahanayı çıkardım. (Orijinalinde yaprakları bütün kullanmışlardı fakat doğranmışı da tercih edilebilir.) Patatesleri çıkarıp, suyunu süzülmeye bırakırken, bu kez kaynar suya lahanayı saldım. Tepsiye patateslerin yarısını dizdim, üzerine biraz tuz ve kırmızı pul biber serptim. Lahanayı da güzelce serdikten sonra gelişi güzel dilimlediğim hellim peynirini (peyniri zevkinize göre her çeşit kullanabilirsiniz gibime geliyor) de yerleştirdim ve kalan patatesle üzerini örttüm. 180 derece fırında 20-25 dakika folyoyla kapalı şekilde, 10-15 dakika da açık şekilde pişirdikten sonraaaa... "Tanrım! Bahşettiğin bu şahane nimetler için sana bin kere bin defa hamdolsun!"

Evet, insanı şükür ve duaya sevk eden, doyulmaz bir lezzet çıkmıştı ortaya. Gerçekten.



Galiba az evvel yemek tarifi verdim. Bir iki fotoğrafla "ailecek şahane vakit geçiriyoruz!" mesajı da vermek isterdim fakat biz, nasıl desem, olaylara o tür bir heyecanla yaklaşmıyoruz pek.

Yemeği yapmıştım, yemiştik. Oturma odasında babam bir kanepeye annem diğer bir kanepeye yayılmış televizyon izlerken kahve içmiştik. Akıllı telefonlarımızın fal programlarına fincanlarımızı yorumlatmış, hangi kanalın izleneceğine dair ufak bir kriz atlatmış, elbette bir iki şeye kikirdemiş, geceyi ilerletmiştik işte. Artizliğin lüzumu yoktu.

Pazartesi, Mayıs 26, 2014

Pürneşe Acı

Geceleri ağlayarak sızıyor, sabahları dişlerimi sıkarak öfkeyle uyanıyordum. Görünürde bazı sebepler vardı elbet bu mutsuzluk ve tahammülsüzlük haline. Benimsenemeyen rutinler mesela. Kontrolsüzce büyüyen anlaşmazlıklar, televizyon sesi belki, lodos, muayyen günler, nefret edilen şehir, pişmanlık yaratan davranışlar, üst üste gelen hayal kırıklıkları, susup beklemeyi, karizmatik görünmeyi becerememek, işlerin tam planlandığı gibi gitmemesi, anneler..

video


Gün içinde, yeni düzenimin gereklerini yerine getirirken, gözlerimi robotsu bir hüzünle sabitleyeceğim uygun noktalar arıyordum. Favorim, kahvaltı masasındaki pekmez kasesiydi. Odamdaki ayçiçeği tablosu ve diğer bir odadaki avize de iş görüyordu. Düşünmeliydim. Çok düşünmeliydim. Aklımı kaybetmeseydim..

İtiraf etmeliyim yine işleri berbat etmiştim ve düzeltmeye çalıştıkça batırıyordum. Batırdıkça hırçınlaşıyordum. Hırçınlaştıkça... Tanrım delirmiş kadınlara has her davranışı sergiliyordum sanırım.

Lakin tüm gereklilik ve deliliklere rağmen terk etmediğim keyiflerim vardı. Her gün mutlaka ders çalışıyor, sosyoloji okumaları yapıyor, yatmadan evvel elimdeki diğer kitaplara vakit ayırıyordum mesela. Bunu ilginç buluyordum çünkü ruhumu psikopatça oyan kedere ve zihnimdeki korkunç bulanıklığa rağmen kendimi tamamen bırakmamıştım. Hala bir yaranma çabam vardı. (Allah muvaffak etsin.) Sonra, suratım orijinal yapısından daha fazla asık değildi. (Gerçi istesem de daha fazlası mümkün değildi, doğuştan suratsızlıkta on numaraydım) 46 kiloya düşmüşsem de yemeden içmeden kesilmemiştim ve paranoyadan mideme kramplar giriyorsa da başarılı gözlem ve kurgu örnekleri sergiliyordum bence.

Anlayacağınız züğürt tesellisi kuşanmış; depresyonla, çeyrek aklımla ve yarattığım yalnızlıkla savaşıyordum. Fonda pürneşe The Black Keys çalıyordu. İçimdeki acı pek alemdi doğrusu.

Cuma, Mayıs 23, 2014

Ay Kıyamam

Tanrı bana öyle tahammül edemiyor, sesimi duymayı öyle istemiyordu ki; dualarımı çarçabuk kabul ediyordu. Dürüst olmak gerekirse pek de sevilecek türden bir kul değildim fakat bu çarçabukluğu kullanacak kadar sevimsiz de değildim. Zira kendim için çok azdan bile az dua ederdim.

İşte o çok nadir akşamlardan birinde, ağlama ve yakarma krizleriyle zar zor "Amin"e varmamdan kısa bir süre sonra, duamın kabulüne dair işareti almış, deliliğe özgü bir sevinç göstergesi olarak odamda zıplamaya başlamıştım. Derken gayri ihtiyari başımı yukarı kaldırıp, kah avuçlarımı semaya açarak, kah parmaklarımı birbirine kenetleyip göğsüme dayayarak şükranlarımı sunacakken aniden durdum. Suratımdaki gülümseme ağır ağır soldu. Başım yere eğildi ve omuzlarım düştü. "Affet Allah'ım." dedim sessizce. Bu defa susmam için feda edilenler, beni kendimden utandırmıştı. Usulca yatağıma döndüm. Şeytanım kıkırdıyordu. Yorganı kafama çekip gözlerimi kapattım.


Perşembe, Mayıs 22, 2014

Living in a Crisis of a Paranoia

Paranoyalarım kontrolden çıkmak üzereydi. Durmadan sorular soruyor ve cevaplardan binlerce musibet sonuca varıyordum. Gerçek dışındaki her şey aklıma yatıyordu. Beynim yanıyordu. Canım acıyordu. Kendime zerre güvenim kalmamıştı. Etrafımda konuşacak kimseyi bırakmamıştım. Çaresizlikten deliriyordum. Hayat genellikle çok zordu ve sanırım sonsuza kadar yaşayacaktım.

Pazartesi, Mayıs 19, 2014

Kapatma Kararı

Bir haftadan üç dört fazla gün önce, sahip olduğum tek sosyal paylaşım sitesi hesabımı, yani facebook profilimi kapattım. Böylece:
Facebook dışında hiçbir iletişim kaynağımın olmadığı bazı insanlar hayatımdan tamamen çıktılar.
Artık kimsenin şu an nerede ne yaptığını, ne konuda ne düşündüğünü ve beni hiç de ilgilendirmeyen daha birçok detayını bilmiyorum.
Gerçek hayatta saygısızlık, görgüsüzlük, kendini bilmezlik olarak isimlendirilen ve dışlanan bazı davranışların, bu paylaşım alanlarında normalleşmesine hayret etmekten yorulmuyorum.
Onedio test sonuçlarıyla kendini öven insanlara maruz kalmıyorum.
.....

Bu kadar faydasız ve gereksiz bir oluşumun uzun zamandır hayatımda olmasına ve zaman zaman beni anlamsız beklentilerle yüklemesine, dönüştürmesine izin verdiğim için kendime biraz kızgınım doğrusu. Bilemiyorum belki de ben doğru kullanamadım. Yine de yokluğunu tavsiye etmek isterim. Zira şehir gürültüsünden kurtulmaya benziyor.

Pazar, Mayıs 18, 2014

Doctor Who ve Kahve Mevzusu (Çözüldü)

Söylentiler doğruydu. Hakkındaki tüm ayrıntılara ve gelişmelere vakıf bir şekilde merakla takipçisi olduğum tek bir konu dahi yoktu. Bütünüyle dahil olacak kadar ilgi duyamıyordum bir şeye, bir süre ucundan köşesinden samimiyetle peşine düşsem bile bir anda hiç hatırıma gelmez olabiliyordu. Evvelce bunu ayran gönüllülük ya da ne istediğini bilmezlik olarak nitelendiriyordum. Oysa şimdi, bariz şekilde bahşedilmiş bir kıymet olduğunu düşünüyordum. Hayatım boyunca onlarca farklı şey tarafından cezp edilecek, kuşatılıp renklendirilecektim fakat hiç birine saplanıp kalmayacaktım. Diyebilirdim ki; benim özgürlükten anladığım budur ve yolum açıktır.

İzlediğim tek dizi olan Doctor Who’ya gösterdiğim özensizlik de elbet bu durumun sonuçlarından biriydi. Müdavimlerinin yaş ortalamasını göz önüne alınca, bu özensizlik savunulabilir olsa da, eğlenceli ve vakit ayırmanın kayıptan sayılmayacağı bir diziydi benim için. Buna rağmen 5. ve 6. sezonu, üzerinden en az bir buçuk yıl geçtikten sonra, 7. sezonu ise sadece bir iki gün önce izlediğimi düşünürsek; bunca zaman tüm mevzuya hakim, heyecan ve merakla 8. sezonu bekleyen “whovians” için yuhalanası olduğum bir gerçekti. Öte yandan sezon 7, tam bir başarısızlık örneğiydi. Doktor'un bölümler boyunca türlü fedakarlıklar ve tehlikelerden geçerek çözdüğü her şey, tekrar önüne çıkmak suretiyle “eehhh” dedirtmişti. Pond’ların gidişi baştan savmaydı. Cast ajansların bıyıklı sübyan meraklarını anlamak mümkün değildi. Tardis’in kıçı sıkışınca kaçmasından usanmıştım. Madam Vastra, Jenny ve Strax üçlüsü muhteşemdi. Rejenerasyonun önce gözleri nemlendirmesi, ardından gülümsetmesi gerekirdi fakat ikisinden de çok uzaktı. Son olarak bir iki bölümü atlaya atlaya seyrettiğimi de itiraf etmeliyim.

Çok açıktı ki bu da eninde sonunda kabak tadı verecek bir bağlılık/bağımlılık/fanatizm örneğiydi  ve ben kendimi adamayarak küçük çaplı da olsa gereksiz bir hayal kırıklığından ya da çeşitli rahatsız edici duygulardan muaf kalmıştım. Bu muafiyet; severek dinlediğim bir müzik grubu dağıldığında, eserlerinden hoşlandığım bir sanatçı , edebiyatçı öldüğünde, beğendiğim giysiler  veya eşyalar zarar gördüğünde ya da hiç bana ait olmadıklarında, bir spor takımı maçı kaybettiğinde, elektrikler kesildiğinde gibi bir çok durum karşısında hep yanımdaydı.

Yani hayatımın odağında “sanırım canım istiyor ve hayır canım hiç istemiyor”lar vardı. Uygun zaman benim zamanım, uygun ortam benim ortamım, uygun davranış benim davranışımdı. Bu yüzden, tahmin edebileceğiniz üzere, çok mutsuzdum. Zira kimsenin bana ayak uydurmaya niyeti olmadığı gibi, böylece kabullenmeye veya anlayışla karşılamaya dair bir gündemleri de yoktu. Elbette bu benim için de aynıydı. Bilirsiniz, bu türlü kaygılar taşımaksızın birlikte vakit geçirebildiğiniz insan sayısı azdır ve üzücüdür ki çoğunlukla bu kişiler aileden bile değildir. Şanslı olmalıyım ki iki isim sayabiliyordum fakat yine de uyumsuzluktan gözaltına alınma riskiyle karşı karşıyaydım ve nezaketen gülümsemeyi canım hiç istemiyordu. 

Konuyu dağıtmak üzereyken yakalanmadan evvel (ki nezaketen gülümseme durumu bana İlknur hemşireden bahsetme ihtiyacı duyuruyor ve kendisi sosyolojik ve psikolojik açıdan ciddi tümevarımsal çözümlemelere sürükleyecek kapasiteye sahip bir karakterdir) diyebilirdim ki: Kahve içmek bir keyif ise her gün yapmamalı. Zira bu artık keyif değil, her gün kahve içmek olur.