Pazar, Ocak 19, 2014

Tavan

Hayatım boyunca birçok kez, kendimi küçük ve değersiz hissettiğim, utanç içinde kaldığım durumlar yaşamıştım. Eskiden “yaşım gereği” gibi makul bir bahaneyle yükü hafifletmek, bir şekilde işin içinden sıyrılmak mümkündü. Şimdi ise “yaşım gereği”, attığım her adımın sonuçlarından tamamıyla sorumluydum. Anlayacağınız, hatalarım kusursuz bir şekilde kendini tekrarlarken, yaş meselesi aleyhime işliyordu. 

Kimileri bunu bir sınav olarak değerlendiriyordu. Yaratıcı, kulunu tekrar tekrar aynı kötü şartlarla yüz yüze bırakıyor ve bu defa nasıl davranacağıyla sınıyordu. Belki sabrını, belki de deneyimlerinden faydalanma yetisini yokluyordu. Bir tür sevgi göstergesi bile olabilirdi bu: “Kulum! Başına onlarca kez bela sarıyorum ki yetişesin, güçlenesin! Kulum! Her şartta ayakta ve yanımda kaldığını görmek istiyorum!” Neden olmasın? Kulağa hoş geliyor.

Öte yandan, kimileri de bunu sıradan bir aptallık belirtisi olarak değerlendiriyordu. Yani, salonunuzun döşemesinde çürük bir tahta vardır. Bastığınızda tökezlediğinizi tecrübe etmişsinizdir, hatta son anda yere serilmekten kurtulmuşsunuzdur da; daha sonraları üstünden atlamak ya da daha iyi bir ihtimalle tamir etmek yerine hep bodoslama dalmışsınızdır çürük tahtaya, ah vahlarla, lanet ve küfürlerle. 

Ben, dürüst olmak gerekirse, ikinci olasılığa daha yakındım. Aptallığın yanında, biraz miskinlik, biraz da erteleme ve anlamsızca bekleme konusundaki olağanüstü yeteneklerimin desteğiyle, kendimi zor durumlarda bırakmak dalında rekordan rekora koşuyordum. Ve başta da belirttiğim gibi, “yaşım gereği” komik bir gururla -fakat çözüm adına da kılımı kıpırdatmaksızın- “kendim halletmeliyim” diyerek kimseden yardım talep etmiyor; kalp-ruh-akıl isimli üç inatçı keçiyle gözlerimi tavana dikiyor; duruyordum. Öylece duruyordum. Varlık belirtisi göstermezsem kendiliğinden geçer diye bir inancım vardı. Fakat tavan o kadar temizdi ki, gözlerimi sabitleyecek bir nokta bulamıyordum. Temizliği yetmezmiş gibi ispiyoncuydu da. “Gözleri oynadı! Gözleri oynadı!” diye bağırıyor ve bana, yüzümü yastığa gömüp ağlamaktan başka çare bırakmıyordu. İşin yoksa bir de kalkıp salya-sümük gölünü temizle.

Aslında, yapabileceğim bir şey daha var: Sandalyeye çıkıp, o süt beyazı yaygaracının üstüne sarı, mükemmel bir nokta kondurmak. Yaktım çıranı!

Pazartesi, Ocak 13, 2014

Turist

İnsanlar durmadan tarife değiştiriyorlardı. Bir kalıptan çıkıp, diğerine giriyor; bir oluşumun ezberini bırakıp, diğerinin ezberiyle konuşuyorlardı. Türlü öğretilerle çevrilmiş ham maddelerinin etrafını açmaya çalışırken, başka bir öğretiyle çevreleniyorlardı. Ruhlarını keşfetmek için çıktıkları anlamlı yolculukta, amaç kendilerine has olanı gün yüzüne çıkarmakken; benzer yönlerle halihazırda var olanın gereklerine bürünüyorlardı.

Benimse, tanrım, keşfedilmeyi bekleyen hiçbir şeyim yoktu. İçinde bulunmak, kendimi adamak istediğim, arayıp bulmaya çalıştığım, ne bileyim, dünyevi ya da manevi. Bir müzik türü, bir meslek alanı, hobi, siyasi bir tavır, sosyal bir sorumluluk projesi, din...

Kavramaya başlamıştım sonunda. İsimlendirmek gerekirse, tam bir “turist”tim. Hayatın her noktasında, akla gelebilecek her konuda. Görüyor, etkileniyor, bilgi alıyor, takdir ediyor, birkaç da fotoğraf çekiyordum belki, fakat parçası olamıyordum. Sıcak bir köşede miskinlik ederek, karnımı doyurarak, arada sahibi tarafından okşanırken mırlayarak, vakti geldiğinde ölecek bir kedi olmam gerekirken; bir şeyler ters gitmiş ve insan olarak vücut bulmuştum. Dünyaya dair hiçbir şey yeterince ilgimi çekmiyordu ve “ya öte taraf” konusunu da -yaratılışımda ters giden şeylerin bir uzantısı olmalı- ancak bir kedi kadar dikkate alabiliyordum. Hayat bazen çok zordu ve ölüm miskinler için çok uzak bir ihtimaldi. 

Cumartesi, Ocak 11, 2014

Mektup

Merhaba Adelhayd Teyze,

Olduğun yerde durum nasıl bilmiyorum ama burada hayat kusursuz bir bayağılıkla devam ediyor. İnsanlar nemrut suratlarıyla, önemli bir şeyler yapıyormuş gibi ortalıkta dolanıyor. Günde ortalama 1517 adam, penceremin altından geçerken boğazını büyük bir gürültüyle temizleyip balgamını atıyor. (Bazen bana bir mesaj vermeye çalıştıklarını düşünüyorum.) Yaklaşık 3517 kadın, günlük, kocalarının huysuzluğundan başlayıp hastalıklarına uzanan ve pasta börek tarifiyle sonlanan muhabbetlerini icra ediyor. Deliler, deli oldukları için pek de anlaşılmayan delice davranışlarını sergiliyor. Çocuklar birbirinden haklı sebeplerle ortalığı yaygaraya veriyor ve köpekler bütün gün uyuşuk uyuşuk yatıp, karanlık çöker çökmez çılgınlar gibi havlamaya başlıyor. 

Bense, tahmin edeceğin üzere oturuyorum ve bugün neyi kafama taksam da kendimi huzursuz etsem diye düşünüyorum ve bozuk gözlerimin el verdiği sürece bir şeyler okuyorum ve sigara içiyorum ve geçenlerde keşfettiğim sütlü şekersiz türk kahvelerinden tüketiyorum bol bol. Hem de sevgilimden edindiğim alışkanlıkla kocaman bir kupanın içinde. Bence sen de kocaman bir kupada türk kahvesi içmeyi denemelisin. Belki hoşuna gider ve bu alışkanlık benden de sana geçmiş olur. Sonra senden bir başkasına ve ondan da bir başkasına. Böyle böyle sessiz ve anlamsızca yayılan bir alışkanlığın öncüleri oluruz. Sanırım, sevgili Adelhayd Teyze, gerçekten çok fazla boş vaktim var.

Biliyorsun artık çalışmıyorum. Hoş çalışsam da, o keçileri tamamen kaçırmış ekiple neye dönüşürdüm kestiremiyorum. Bilemiyorum, hayatımızın büyük bir bölümünü iş yerlerinde geçiriyoruz ve para kazanmak, çoğunlukla katlanmak zorunda kaldığımız eylemlere tabi . Tanrım insanlar bu noktaya nasıl sürükleniyor anlamak mümkün değil. Galiba mesai saatleriyle ilgili bir durum. Geçenlerde, yapacak hiç bir işim olmadığı halde sabahın köründe uyanıp gözlerimi tavana dikmiş bunu düşünüyordum. Eğer dünyayı ele geçirseydim, değiştirmeye mesai saatlerinden başlardım: 9.30-12.30 ve 13.00-16.00

Sence de şahane değil mi? Yani insanlar kahvaltılarını evde yapabilmeli ve çıkışta bir kafeye ya da bara uğrayabilecek vakitleri ve enerjileri kalmalı. 31 yaşındayım ve hala neyi nereye yetiştirmeye çalıştığımızı kavrayabilmiş değilim. Peh. Şu hale bak. Neler anlatıyorum. Aslında planım seni eğlendirmekti. Fakat, çok kıymetli Adelhayd Teyze, onca insani nitelikten bana düşen miskinlik ve sonu gelmeyen şikayet hali oldu.

Sevgiler 
ATB

Çarşamba, Ocak 08, 2014

Veo - Tanja Dückers (Cafe Brazil)

Bu hikayeyi her okuyuşumda biraz daha anlamlı buluyorum. İlişkilere ve hayata dair değer algımızı başarılı bir kinayeyle sorguluyor. Birkaç gün önce sevdiceğim G. ile hikayelere ve resimlere anlam yüklemek üzerine bir konuşma geçmişti aramızda:
“Hmm, yazar/ressam burada ne anlatmak istiyor? Fikir yürütmek, tartışmak, başka bakış açılarından faydalanmak elbette keyifli olabilir. Fakat şu “hmmm” tavrı, eseri bilimsel bir araştırmaya dönüştüren sonu gelmez cümleler işin büyüsünü kaçırmıyor mu? Belki de eser tümüyle, sanatçının ya da yazarın o an için yarattığı ve hiçbir çıkarım amacı gözetmeyen basit bir hayalden ibarettir. Yani belki de ev sadece ev, kırmızı sadece kırmızı, Veo sadece Veo’dur.”

Her neyse, yine de Tanja Dückers'in Cafe Brazil isimli kitabından, kendi adıma ilham verici ve bol çıkarımlı bulduğum bu güzel hikayeyi paylaşmak istiyorum.

VEO

Sadece bir saatçik sürmeyeceğini herkes biliyor. Doğru dürüst alışveriş yapmak son derece karmaşık bir iştir. Olivius beni gelmem için ikna etmeye çalışıyor, bu arada tedbirli olmam için araştırmam gereken başka bir randevu daha var. Olivius ve ben üç aydan beri haftada iki kez birbirimize elektronik posta gönderiyoruz. Birbirimizi sadece bir kez Dalgıç Jim’in Batı Sualtı Barı’ndaki sanal bir partide gördük. Olumsuz bir biçimde başımı sallıyor ve Olivius’a cevap olarak Ka.De.No, Kuzey Alışveriş Mağazası, içinde gezinmektense online alışveriş yapmayı tercih ettiğimi yazıyorum.