Cuma, Kasım 14, 2014

Sigara Paketi Toplayıcıları

2003 ya da 2004 senesiydi. Sigara paketlerini biriktiren bir arkadaşım vardı. O zamanlar üniversite öğrencileri arasında yaygın bir hobiydi bu. Bu paketleri birbirine yapıştırıp masa, kitaplık, raf falan gibi, mukavemeti pek de sağlıklı olmayan şeyler yaparlardı. Benden de onun için paket biriktirmemi istemişti. Kabul etmiştim. Sonuçta bu işin beni yoracak bir sorumluluğu yoktu. Sadece her zamanki kadar sigara içiyor ve paketleri yatağımla pencere arasındaki boşluğa atıveriyordum. Her ne kadar yatağım diye bahsetsem de, bu evde giysilerim ve kitaplarım dışında hiçbir şey bana ait değildi. Bir arkadaşımın arkadaşının ev arayan arkadaşının (ve köpeğinin) yanında kiracıydım. Kız, göğüslerine kadar inen onlarca sallantılı küpeye sahip olmasının dışında sıradan biriydi. Ev dökülüyordu fakat odam yine de fena sayılmazdı. Yatak konumunda bir çekyat, bez dolap, masa ve masanın üzerinde kırık bir ayna (belki de ben kırmıştım bilemiyorum) vardı. Sadece çamaşır asmak için kullandığımız balkon da bu odadaydı. Herhalde oturmaya pek elverişli bir balkon değildi. Ne büyüklüğünü, ne korkuluklarını ne de manzarasını anımsıyorum. Zira o evde kaldığım sürece pek ayık günüm olmadı. Sigara paketleri diyordum. Arkadaşıma verip vermediğimi hatırlamıyorum. Belki de attım. Bu mümkün çünkü birileri için yapmaya başladığım şeyleri yarıda bıraktığım oluyor zaman zaman. Elbette bununla övünmüyorum fakat bazen kişiler bazen de eylemler, gösterdiğiniz özveriyi, harcadığınız enerjiyi ya da verdiğiniz değeri hak etmez duruma gelebiliyorlar. Belki de o sormadı, ben de unuttum. Evet belki de evden ayrıldığımda hala yatakla pencere arasında duruyorlardı. Her neyse, on yıl sonra bu gereksiz anıyı hatırlamak hiçbir işime yaramadı.

Perşembe, Kasım 13, 2014

Kapan

Günlerdir evden dışarı çıkmıyordum. Sabaha kadar oturuyor, öğlene kadar yatıyor, dizi izliyor, kitap okuyor, Fransızca çalışıyordum. Bir ara fazla hareketsiz kaldığıma dair yersiz bir endişeye kapılıp birikmiş çamaşırları yıkadım. Miskin yaradılışım gereği, hareketten kastım çamaşır makinesinin düğmesine basmak olarak algılanabilir. Oysa makinem yaklaşık bir yıl kadar önce aniden sonsuza dek çalışmamaya karar verip kendini küf canavarlarına teslim ettiğinden beri çamaşırlarımı elde yıkıyordum. Zamanla bu durum, mümkün olduğunca az eşyayla hayatımı idame ettirme kararımı destekleyen bir hal aldı. Tek başına yaşayan biri için çamaşır makinesi gerçekten de lüzumsuzdu. Kesinlikle temel ihtiyaçlar içinde değildi. Bilmem kaç asırlık Alaaddin Camii manzaralı 1+1 evim; bir çekyat, kitaplık, yatak, elbise dolabı, birkaç kilim, perdeler , tost makinesi  ve su ısıtıcıyla şahane bir yaşam alanıydı bence. Bunların dışınca isteyebileceğim çok az şey vardı. Mesela bir iki köşe lambası. Kilimlerin yerini mutlaka kutsal halılar almalıydı. Çorba ve ıspanak pişirebilmek için ocak ve konuşmak için birkaç bitki. Bir de yandaki sofracıdan bir yer sofrası ve bunlar gibi birkaç küçük detay daha belki. Hayal gücüm daha fazlasına yetmiyordu açıkçası.

Büyüdüğüm ev tıka basa eşyayla doluydu. Oturma grupları, yemek masaları, hiç kullanılmayan bir sürü ıvır zıvırla dolu bir sürü dolap. Süs eşyaları, avizeler, devasa beyaz eşyalar, televizyonlar. Tüm bunlar olmadan yaşayamayacağımız fikrine ne diye kapılmıştık bilmiyorum. Boğuluyordum. Eşyadan öyle çabuk vazgeçebiliyordum ki, her taşınmam ardımda bir sürü şey bırakmamla sonuçlanıyordu. Çoğu zaman yerine yenisini  getirme ihtiyacı da duymuyordum.

Geçmişte ailemin imkanlarını da kendi imkanlarımı da, varlığı hiç de elzem olmayan pahalı şeyler için kullandığım oluyordu. Şimdi ise para harcamak hiç içimden gelmiyordu. Marketlerde, mağazalarda hiçbir şey iştahımı kabartmıyordu. Giysilerimi ayıklamış, hatta sevdiklerimi de gözden çıkardığım bir yığın oluşturmuştum. Biraz da başkalarının sevmesinde sakınca yoktu. Sağı solu sökülmüş, delinmiş, rengi solmuş, ağzı yüzü dağılmış olanları ise kendime saklamıştım. (İtiraf etmeliyim ki onları daha çok seviyordum.) Zaten kimseyi de mutlu etmezlerdi. Açgözlü zamanlarımda dahi sevdiğim eşyalardan zaman zaman vazgeçebiliyordum gerçi. Her yerde rastlayamayacağım türden takılarımı, sırf beğenilerini sundukları için arkadaşlarıma, kuzenlerime armağan edebiliyor; kitaplarımı dağıtabiliyordum. Belki de şu büyük Marmara depreminin bir getirisiydi bu. Sahip olduğum her şeyin bir anda yok olabileceğini biliyordum. O halde bunu kontrolüm dahilinde de yapabilirdim.

Evlerimiz, arabalarımız, zevkli mobilyalarımız, a sınıfı beyaz eşyalarımız, kaliteli kıyafetlerimiz, hepsi hayatta kalmaya dair çabalarımızın somut birer göstergesiydi. Gurur ve mutluluk vericiydi. Tüm bunları istemeyi anormal bulmuyordum. Yani beni ilgilendirmiyordu aslında. İnsanlar isterlerse tüm dünyaya sahip olmayı amaç edinebilirlerdi. Bu onların sorunuydu.

Benim daha ciddi bir problemim vardı: Tüm bunları gerçekten istemediğimi anlatabilmek. Çünkü fazlasına gücüm yetmediği için ve güç yetirecek çabayı da gösteremeyecek kadar tembel olduğum için aza kanaat ettiğimi düşünüyorlardı.  Varmayı planladığım, hiç değilse hayalini kurduğum bir hedefimin olup olmadığını merak ediyorlardı. Yoktu. Dile getiremezdim çünkü bunu duyduklarında rahat vermezlerdi.


Böylece sürüp gitmesini istediğimden de emin değildim. Benimkine çok benzer, oturmuş hayatlara özendiğimi  söyleyemezdim doğrusu.  Memnun olmak ya da olmamak hakkında düşünmüyordum. İnsan kendini memnun ederek hiçbir şeyi çözemiyordu çünkü. Sadece bireyin memnuniyeti yeterli olmuyordu. Herkes kendi kapısının önünü temizlerse dünya tertemiz olur gibi bir şey değildi bu. Çoğu memnuniyet, bir başkasının memnuniyetsizliğinden doğuyordu. Ne bu döngüyle uğraşacak enerjim vardı ne de geleceğin sunacağı doyumsuzluğa ve arsızlığa ilgim.

Perşembe, Kasım 06, 2014

Selam

Nihayet, dün yaptığım bir telefon görüşmesinin sonunda, ortak bir tanıdığımıza selam göndermeyi akıl edebildim. Bunu önemsiyordum çünkü gözlemlediğim kadarıyla iyi diyaloglar kurabilen insanlar bu selam işini es geçmiyorlardı. Gerçi selam ettiğim kişi, konuştuğum kişinin kocası ve bu noktada ondan ortak tanıdık diye bahsetmek biraz tuhaf oluyor. Malum, kendileri tanış olmanın biraz ötesine geçmiş durumdalar. Çolukları çocukları var.

Karınca

Banyoda sürekli gördüğüm tek karıncayı düşünmeden edemiyorum. Evde yiyecek bir şey bulamayan diğerleri çoktan gitmiş olmalı. Bu ise azimle aramaya devam ediyor. Belki de derdi yiyecek değil. Evet, belki de benimle henüz fark edemediğim duygusal bir bağı var. Belki avaz avaz bağırıyor ve ben duyamıyorum. Tekrar gördüğümde bir konuşma yapmalıyım. Seni anladım demeliyim mesela. Burada benim için kaldığını biliyorum. Bana bir şeyler söylemek istiyorsun fakat duyamıyorum, başka bir yol denemelisin. Eğer dilimizi anlıyorsan kendi etrafında üç kere dön. Aslında bir kere dönsen de olur. Yorulmanı istemem.

Çarşamba, Ekim 15, 2014

"Çoğunlukla" Üzerinden Hastalıklı Değerlendirmeler

Kadın çelişkilerle doluydu..

Mesela çalışmamak gibi bir lüksü vardı. İşçisinden holding sahibine kadar her erkek, çalışmayan bir kadınla evlenmekte sakınca görmezken; kariyer sahibi hiç bir kadın işsiz bir erkeğin eşi olmayı kabul etmeyecekti.

Mesela boşandığı, yüzünü görmeye katlanamadığı eski kocasından, ortada çocuk gibi ortak bir sorumluluk ürünü olmasa dahi nafaka alacak, medeni kanunun ona hak gördüğü bu ayrıcalığı geri çevirmeyecek, "iyi de seninle artık hiç bir bağımız yok, ne diye bana para verecekmişsin" demeyecekti.

Mesela sekreterler çoğunlukla kadın olacaktı. Çoğunlukla erkekler savaşa gidecekti. Oturduğumuz binaları erkekler inşa edecekti. Kapılarımızı erkekler açacak, poşetlerimizi onlar taşıyacak, hesabı hep onların ödemesi beklenecekti. Ciddi devlet meselelerini çoğunlukla onlar çözecekti. En az bizim kadar iyi yemek pişirecek, çocuk bakacak, örgü öreceklerdi. Biz kadınların yaptığı her işte en az bizim kadar beceri gösterecek, bunun yanında madenlerimizi onlar çıkaracak, geceleri taksilerimizi onlar sürecek, otogarlarda 5 kuruş için onlar hamallık yapacak, çatılarımızı onlar aktaracaktı.

Mesela genelevler, hem de devlet desteği altında erkeklere hizmet edecekti. Yine porno sektörünün de hizmet alanının çoğunluğunu erkekler oluşturacaktı. Şok gazetesi, Playboy dergisi kadın vücuduyla süslenecekti. Pezevenklerinin gözetimi altında, genç yaşlı, zengin orta halli demeden yatıp kalkan kadınlara karşılık, jigololar her daim üst düzeye sunulacaktı.

Dizi ve filmlerde sadece soyunurken ya da sikilirken görünmek üzere hep kadınlar rol alacaktı. Zorlu bir durumda, düşmanın dikkatini dağıtmak için kadın öne sürülecek; ağlayan kadın mutlaka öpülerek sakinleştirilecekti.

Çoğunlukla kadınlar bir şeylere dikkat çekmek ya da protesto etmek amacıyla soyunacaktı. Bunu tüm samimi ve medeni duygularıyla takdir eden en entelektüel adam bile aklının bir köşesinde memelerle cebelleşecekti.

Aşk acısı çeken her iki cinsiyet de, teselliyi başka kollarda arayabilirken; çoğunlukla erkekler 2. bir alternatif olarak, ıssız bir hayatı tercih edecekti.

Evleri çoğunlukla kadınlar eşyayla dolduracaktı.

Kadının tek başına verdiği hayat mücadelesinde elde ettiği başarı, aslında erkeğin sergilediği nezaket ve saygı paralelinde ilerliyordu. Saygı mefhumu, kişinin hal ve hareketlerine bağlı olarak gelişse de bazen bulunulan muhit işleri zorlaştırabiliyordu tabi. Demek istediğim, ziyadesiyle gözlemlediğim kadarıyla, kadının toplum içindeki kabul görürlüğünü belirleyen; erkeğin bir miktar ikna edilmişliğinden, göz yummuşluğundan ya da zaaflarından başka bir şey değildi.

Uygarlığın ve teknolojinin en üst seviyeye geldiği, beden gücüne dayalı ağır iş alanlarının tamamen ortadan kalktığı, bütün kadın ve erkeklerin en az bir üniversite mezunu olduğu, her iki cinsiyetin de bedensel ve zihinsel açıdan eşit seviyede verim gösterebildiği çalışma ortamlarının doğduğu, tecavüzün, şiddetin yeryüzünden silindiği bir gelecek zaman diliminde dahi; mühendisliği en çok erkekler tercih edecek, en güzel öyküleri çoğunlukla erkekler yazacak, en unutulmaz filmleri çoğunlukla erkekler çekecek, en içli şarkıları çoğunlukla onlar besteleyecek, hayatı kolaylaştıran bir çok tasarım ve buluşu onlar kafa yorup piyasaya sunacak, o mükemmel uygarlık ve teknoloji seviyesinin temellerini yine çoğunluğu ve etkinliği erkeklerden oluşan ekipler atacaktı. Çünkü en başından beri yaradılışımız böyleydi.

Hayır. Kadın işe yaramaz, zavallı, aklı eksik ve muhtaç değildi. Kendi doğasının getirdikleriyle inanılmaz büyülü bir varlıktı. İlhamın, güzelliğin, enerjinin ta kendisiydi.

Evet. Türlü sebeplerle bir çok alanın öncüsü hep erkekti. Fakat hala belediye otobüslerini kullanan, kahvehane işleten kadınları haber yapıyorsak; ses getiren bir başarının sahibinden bahsederken cinsiyetine vurgu yapıyor, "bakın bir kadınmış" diyerek gururlanıyor, "bir bok yapamayacağımızı sanıyorsunuz ama" diye başlayan cümlelerle ilk kadın pilot, ilk kadın yazar, ilk kadın bilmem ne sıralamasına giriyorsak, yani hala kadının becerilerini üstüne basa basa ispat ve ilan peşindeysek, bu benim göğsümü hiç de kabartmıyor doğrusu. Kadının varlığını normalleştirmenin tek yolu, içinde cinsiyetin değil sadece isimlerin geçtiği başarı hikayeleri anlatabilmekti bence.

Anlıyor musunuz?

Yine de hala, tozlu raflar arasından ya da günümüzden, tüm ışıltısıyla çıkmış bir kadın filozofun olmaması düşündürücüdür. Tavanlar aşkına.

Not: Yazıda geçen her şey hayal ürünüdür. Gerçeklerle alakası yoktur.

Pazar, Ekim 12, 2014

G. İle 1517'nci Tanışma

Yıllar önce ölmüş insanlar geri dönüyorlardı. Aileler bu durumu inanılmaz bir soğukkanlılıkla karşılıyor ve hemen kabulleniyorlardı. Adamın teki ise evine yerleştirdiği kameralardan, bir kaç gün sonra evleneceği kadının başka biriyle sevişmesini -ki bu başka biri de geri dönenlerdendi- aynı tepkisizlikle izliyordu. Nasıl olduysa, ikiz kardeşinin yıllar önceki haliyle karşılaşan Lena çığlık atmıştı. Eh o kadarı kabul edilebilirdi. Sonuçta dizileri sorgulayarak izleyecek kafada biri değildim. Yine de mutfaktaki çöp kutusunda kocaman bir hayvan leşi bulmak, bir ev hanımının "ay!" deyip kapağı kapatabileceği türden bir olay değildi bence.

Kapı çaldı. Her zamanki umursamazlığımla diziye devam ettim. 2. defa çaldığında, hiç beklenmedik bir şekilde kapının önünde buldum kendimi. Delikten baktım. Işık yanmıyordu. Uzun boylu bir adam kafasını hafif geriye atmış dikiliyordu. Anahtarı çevirdim. Botlar, sırt çantası, kapşonlu sweat, iri yeşil gözler. Yaklaşık iki yıldır pamuk almıyordum ve ateşli bir hastalık da geçirmiyordum. Yani halüsinasyon olamazdı. Evet, bu kesinlikle G. idi. İçeri girdi. Gülüyordu. Galiba ben de gülüyordum. Bir şeyler söylüyordu.  Anlayamıyordum. Kulaklarım uğulduyordu. Sanırım şoka girmiştim. Yavaş yavaş gerçekliğe dönmeye başladığımda sarılıyorduk. Aklıma saçlarım geldi. Saçlarım, cadı gibiydi.

Uzun zaman sonra yeniden Kobak'da el ele yürüyorduk. Gerçi, kovboy botlarım tak tuk etmese yere basmadığıma yemin edebilirdim. Yemekler, kahveler, biralar, gülüşmeler. Şüphesiz hayatımın en güzel gününü yaşıyordum. Heyecandan ve korkudan mideme kramplar giriyordu sürekli. Neden korktuğuma anlam veremiyordum. Belki de başka bir şeydi hissettiğim fakat doğru kelimeyi bulamıyordum. İçimden durmadan, kısacık ve çok tesirli bir ayet gibi "seni çok seviyorum" diye geçiriyordum. Öyle çok seviyordum ki, aramız biraz bozulduğunda, zifiri karanlık bir boşlukta insana binlerce kalp krizi geçirten bir hızla düşüyormuşum gibi hissediyordum. Saatlerce. Günlerce.

Bitmesini hiç istemediğim gezip tozmaların sonunda yorgun düşmüştü. Uzandı. Gözlerini kapatır kapatmaz uykuya daldı. Saatlerce izledim. Kirpiklerini, burnunu, dudaklarını, omuzlarını, ellerini. Tatlı horultuları eşliğinde, sıcaklığıyla kavrularak, kokusunu derin derin içime çektim. Zaman dursun diye dua ettim. Lütfen, zaman bir defa da benim için dursun. Kolları arasında damla damla eriyip yok olana kadar.

Sabah ezanından sonraydı. Bilmediğim bir caddenin kaldırımında genişçe bir alan çöküyor, toprak kaldırım taşlarını yutuyordu. Uyandım. Sırtımı dönmüştüm. Sarılıyordu. Sırtımı döndüğüm için üzülmüştüm fakat gözlerini açar açmaz çirkin suratımı görmesindense, yarısı kazınmış ensemi ve sırtımı görmesi daha iyidir diye düşündüm.

Gün ağardı. Gitmesi gerekiyordu. Yer yarılmamıştı bu defa. Gök üzerime düşmüştü. Bu yeni bir durumdu. Ne yapacağımı bilmiyordum. Kulağımda son sözleri yankılanıyordu: Seni çok seviyorum! Sanırım ağlayacaktım.

İşte G. ile 1517'nci kez böyle tanıştım.

Cumartesi, Eylül 27, 2014

Deney

Dünya çapında gerçekleştirilen çok gizli bir deneyin deneğiydim. Rastgele seçilmiştim ve geri çevirme şansım yoktu. Tahmin ettiğiniz üzere ölümle tehdit ediliyordum. Sanıyorum ki bir Doctor Who bölümünden* esinlenme söz konusuydu. Öte yandan, anladığım kadarıyla deneyin içinde de ölecektim. Durup dururken iki ölümden birini seçmek zorunda kalmıştım. Elbette planlarım arasında bir süre daha yaşamak olduğu için, uzun vadede gelecek olanı tercih ettim ve maili formaliteden onayladım.

Ertesi gün, vücuduma yapıştıracağım bantlar ve talimatlar, bir kutu Mabel sakızın arasına saklanmış halde elime ulaştı. Sakız ağzıma göre çok büyüktü. Bu durum, ambalajın üzerinde neden bir arap kızı olduğunu açıklıyordu. Düpedüz  siyahiler içindi. Küçükken nasıl baş ettiğimi düşündüm. Hatırlayamadığıma göre ciddi bir travma yaratmamıştı. Gerçi bir tür amnezi de yaşıyor olabilirdim. Mutfağa gidip kendime 3-2-1 poğaçası yapmaya karar verdim. Nasılsa bu bantlar sayesinde kilo almayacaktım. Ne kadar yersem yiyeyim, sadece eriyecektim. Zerrin Özer o şarkıyı kırk kereden fazla defa söyleyerek evrene öyle karşı konulmaz bir mesaj yollamış olmalıydı ki, gerçekleşiyordu işte.

Evli olup bekar kalsam Çok yiyerek zayıflasam bir şeyler bir şeyler... Bana hep bana bana diye çıldırtan bir döngüye giriyordu sonra. Yine de felsefesi olan bir şarkıydı aslında. İstendiği taktirde üzerine düşünülebilir bir yapısı vardı. Oysa parçası olduğum deney üzerine fikir yürütmek pek mümkün görünmüyordu. Bu zaman zaman öfkelenmeme sebep oluyordu çünkü dört ay geride kalmıştı ve tüm hayatımı zorla ele geçiren bu durum için bulduğum tek mantıklı sebebi de, saniyeler içinde bizzat kendim çürütmüştüm: 

Bence deney “ömür boyu ölüm cezası” gibi adlandırılabilecek bir idam şekli olarak, adalet sistemine hizmet amacı güdüyordu. Vücudun belli bölgelerine yapıştırılan (ayak bilekleri, kalça, göğüs altları, el bilekleri, ense) ve deriye kaynayan bantlar; sırasıyla yağlarınızı, kaslarınızı ve nihayet kemiklerinizle eş zamanlı halde organlarınızı, bilinciniz kapanmaksızın (burada da Owen Harper’ın 2. ve mutlak ölümünden esinlenilmiş olmalı, gerçi ben o sahneyi çok yanlış hatırlıyorum, neyse)** eritmek suretiyle, uzun vadede yok olmanızı sağlıyordu. Böyle psikopatça bir uygulama ancak karınca katilleri, arı büyücüleri gibi azılı suçlular için tasarlanabilirdi mantıken.  Mantık dışı olansa, iş görürlüğü neden masum insanlar üzerinde zorla ve yıllarca sürecek bir teste tabiydi. Bir dolu gönüllü manyak pekala bulunabilirdi. Sanırım bu noktada da etik tartışmalarından sakınma kaygısı vardı. Yine de tehdit ve zorlamayı açıklayıcı değildi. Neresinden tutsam elimde kalıyordu. Üstelik masraflı da olmaya başlamıştı. Çünkü henüz ilk aşama olan yağ eritmedeydim. Hep istediğim incecik görüntüye kavuşmak, deneyin zalimliğini kısmen unutturup mutlu etse de, elbiselerimin üzerimden dökülmesi kabul edilemezdi. Gardırobu yenilemek elzem olmuştu. İşsizdim. Çalışmak bana göre değildi. (Burada açık bir şekilde Ip Man’den etkilendiğim anlaşılıyor. Belki bir miktar dudeism de baş göstermiş olabilir.) Paraya ihtiyacım vardı. Nihayetinde bir kadındım, ne giydiğim kesinlikle önemliydi ve gizliliğin canı cehennemeydi. Parlak gibi görünen bir fikrim vardı. Biraz tehlikeliydi de fakat zaten seçtiğim her yol ölüme gidiyordu. Sağlam bir küfür salladım ve deneye dair bildiklerimi satmak için işe koyuldum.

İhanetim korkuyla karışık heyecan veriyor ve bantlı yerlerimi kaşındırıyordu. Sanırım uyarı sistemi gibi bir şeydi. Kendimi ele vermiş olabilirdim.


* Doctor Who – Sezon 1 / Bölüm 12 – Bad Wolf

** Torchwood – Sezon 2 / Bölüm 13 – Exit Wounds (Bu bölümde Owen’ın, kilitli kaldığı odaya dolan maddeyle erimeye başladığını fakat kendisinin zaten ölü olması sebebiyle acı hissetmediği için bilinci açık bir şekilde Tosh’la konuşmaya devam ettiğini gördüğüme yemin edebilirim. Öyle ki ancak sıvı ağzına vardığında susmuştu. Halbuki tekrar izlediğimde hiç de böyle şeyler olmadı. Bu konu kafamı sürekli kurcalayan bir muamma.)

Salı, Eylül 23, 2014

Mızmızmız

İki gündür hiç uyuyamamamın ardından beklediğim üzere nihayet bu gece sızmıştım. Dağda bayırda koşturduğum bir rüyayla uyandım. Fırtına var. Korkuyorum. Neyse ki elektrik kesilmemiş. Gerçi ışığı açmadığım için kesilmemesi pek bir şey ifade etmiyor.

Pazartesi, Eylül 22, 2014

Dört

Evimin yerini kimse bilmiyordu. Kimseyi davet etmemiştim. Taşındığım sıralar 2-3 defa F. gelmişti gerçi. Onun gelmesinde bir sakınca görmemiştim çünkü onunlayken kendimi konuşmak zorunda hissetmiyordum. Sadece oturabiliyorduk ve yeterince oturduğumuza kanaat getirdiğimde de gitmesini isteyebiliyordum. Burada geçirdiğim yıllar içinde kaldığım her adreste bir tekel bayiine abone oluyordum. Onlarca kez yaptığım ziyaretlerde hep tek kişilik miktarda alkol satın alıyordum. Çarşıda, okulda, barda, sokağımda hep tek başıma görünüyordum. Kütahya küçük bir yerdi ve onca zamandır 5 karış suratıma aşina olmuş herkes yalnızlığımdan haberdardı. Başta havalı görünen bu durum biraz merak uyandırmışsa da zamanla yerini tuhaflığa ve belki de zavallılığa bırakmıştı. Gerçi kimsenin suratında bir düşünce belirtisi görmüyordum. Bunun sebebi suratlarına bakmamam olabilirdi. Komşularım kapımı çaldığında açmamam da olabilirdi. Sürekli gittiğim yerlerde hiç de kötü niyetli görünmeyen diyalog girişimlerini tersleyip atmam, bildiğim simaların selamlarını pişman edecek bir nursuzlukla karşılamam da. Sürekli öfkeliydim. İçimden sürekli insanları aşağılıyor, özellikle hemcinslerimin ne kadar aptal olduklarına dair tahlillerde bulunuyordum. Erkek arkadaşlarımla baş başa vakit geçirmek istiyor, arkadaş gruplarında muhabbete dahil olmayarak, somurtarak onları küçük düşürüyordum. Fakat, beni yaratan biliyordu ya, bunların hiç birini isteyerek yapmıyordum. Sadece nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. Evet. Ben insanlarla nasıl iletişim kuracağımı bilmiyordum. Doğru zamanda doğru cümleleri kuramıyor, hatta doğru cümlenin ya da tepkinin ne olacağını hiçbir zaman kestiremiyordum. Çoğu konuda fikrim yoktu. Ne bileyim, o kadar az şey ilgimi çekiyordu ki. Bunların bile çok azı konuşmaya değerdi. Sanırım tam bir gerizekalıydım ve zaman ilerledikçe bu durum aleyhime işliyordu.


Üç

Çocukluğuma denk gelen yıllarda resme çok meraklıydım. Yetenekli olduğumu düşünüyordum çünkü çocukluğun getirdiği bir gerizekalılıkla “aa sen ne kadar güzel resim yapıyorsun” diyen yetişkinlere inanıyordum. 20’li yaşların başında gerizekalılıktan pek bir şey kaybetmemiş olmalıyım ki yağlı boya yapmaya başladım. Gerçeklerle yüzleşmem pek vakit almadı fakat dert etmedim. Sonuçta ergenlik dönemimi henüz atlatmamıştım ve dert edeceğim daha başka konularım vardı. Sonra onlar hiç bitmedi gerçi. Neyse.

Aynı süreçte mimarlık okumaya başlamıştım. Mimar olma konusunda saplantılı bir istek duyuyordum. 4 yılın sonunda bunun benim için hiç de cazip bir meslek olmadığını anladım. Duvar kalınlıkları, bina mukavemeti, beton çeşitleri vs inanılmaz sıkıcı konulardı. Hayal gücüne dayalı tasarım dersleri ise tam bir felaketti. Kesinlikle hayal gücüm yoktu. Okulu bıraktım.

Derken yine ne tür saçma bir düşüncenin peşine düştüysem restorasyon okumaya başladım. Halbuki tarihin hiçbir alanına ilgi duymuyordum. Tarih bilgim Atatürk’ün doğum yılından ibaretti. “Düşünsenize, yüzlerce yıl önce hem de o zamanın ilkel şartlarıyla …” falan diye başlayan cümlelerle kendimi motive ediyordum ama aslında hiç heyecan duymuyordum. Dahası bu kadar şaşılacak bir yan da göremiyordum. Yapılabiliyormuş ki yapmışlar, durmadan buna hayret etmenin mantığını kavrayamıyordum. Adamlar kapasitesiz değildi sonuçta. Bkz: Filozoflar.

Bir şeyler yapmak zorunda olduğum hissi büsbütün sarmaya başlamıştı. Çevremdeki herkes bunu ima eden şeyler söylüyordu. Kimisi daha sempatik bir yaklaşım olarak, “bir şey yap ki en azından bu baskıcı bakışlardan kurtul” diyordu. Hayatım çekilmez bir hal almıştı. Hiç de düşünmek istemediğim şeyler hakkında düşünmeye itilmiştim. Oysa bir şeyler hakkında uzun uzadıya düşünmek bana göre değildi. Birkaç dakika kafa yorup ortalama bir fikre yaklaştıktan sonra “acaba çilekli süt kaldı mı?” kaygısına geçmekte sakınca görmüyordum. Aslında çalışmamayı, ev hanımı olmayı seçebilirdim. Fakat dehşetle gözlemlediğim kadarıyla onun da kendi içinde komplike bir sürü kuralı vardı. Kendimi Allah’a adamaya, inzivaya çekilmeye karar versem; önce birikmiş ütüleri kaldır diyeceklerdi.


İki

Mesela büyük bir çoğunluk her sabah erkenden kalkıp giyiniyor, makyajdı tıraştı falan işe gidiyor. Tüm gün saate bakıp “akşama daha çok var” diye hüzne boğuluyor. Eve varınca ne kadar yorulduğuna dair homurdana homurdana sızıyor falan. İyi bir bölümden mezunsa veya maaşı dolgunsa, takdir görmek suretiyle olayın rutinini nispeten lehine çeviriyor. Kazandığını faturalara yatırıyor ya da çok beğendiği döpiyesi satın alıyor. Onu da yine şirkette giyecek. Daha az nitelikli işlerde çalışanlar “kimseye muhtaç değilim” şeklinde kendince haklı bir gurur yaşıyor. Kimse de “oh bugün de çok çalıştım, bir işe yaradım, şimdi biraz televizyon seyredeyim” demiyor. Herkes mutsuz, herkes başka bir hayatın hayalini kuruyor. Yine de bu böyle devam ediyor. Miskinler için durum biraz daha zor tabi ama katlanılmaz değil. Neyse bunu da yarın düşünürüm bile diyemeden uykuya dalıyorlar çünkü.


Bir

Kalktım. Duş aldım. Hazırlandım. Tam evden çıkacakken, kaydın son gününün Cuma olduğu geldi aklıma. Daha önümde bir sürü zaman olan bir işi halletmek için bugünden kendimi yormanın mantığını kavrayamadım. Derhal çantayı kenara fırlatıp uzandım. Biraz yürüsem fena olmazdı ya. Gerçi yattığım yer pek rahat olmadığı için arada batıyor ve mutfakta koridorda falan turluyorum. Neyse ki mutfağım koridorda olduğu için ikisini aynı anda aradan çıkarabiliyorum.


Pazar, Eylül 21, 2014

Kendimi Aklıyorum

Aslında hep x ve y var: x davranışı ve y davranışı.

İki davranış da çoğunlukla haklı sebepler üzerine kurulu. Hayatınız boyunca her iki davranışı da, konu içinde bulunduğunuz pozisyona göre defalarca sergileyebilirsiniz. Bu, sizi iyi gözlemleyen birine çelişkili görünebilir.

Mesela: A partisi x davranışını, B partisi y davranışını sergiliyor olsun. B partisinden biri A partisine geçtiğinde, y davranışını da otomatikman terk etmiş olur. Çünkü y davranışı A partisinin kriterleriyle uyuşmaz.

“Anne olunca anlarsın.” cümlesi de buna iyi bir örnek teşkil eder. X davranışını sergileyen anneye, y davranışıyla yaklaşan çocuk; anne olduğunda x davranışına özgü kaygıları taşımaya başlar.

Aynı durumu, işçi ve işveren üzerinden de konuşabiliriz. X davranışını göstererek işverenini çoğu kez haksızlık yapmakla itham eden bir işçi; işveren konumuna geçtiğinde, aslında işçilerin çoğu zaman y davranışını hak ettiklerini düşünmeye başlayabilir. Bu tam tersi koşulda da geçerlidir.

Sevgilisinin en yakın kız arkadaşının, kendinde bazı ayrıcalıklar görmesini hazmedemeyen ve samimiyetini abartılı bulan bir kadın, bu kıza karşı x davranışını sergilerken; kendisi de pekala bir başka erkeğin en yakın kız arkadaşı olarak ayrıcalıklı olduğunu düşünebilir ve y davranışına geçebilir, x davranışını kıskançlık olarak yorumlayabilir. Tekrar x davranışına büründüğünde ise, y davranışını haddini bilmezlikle suçlamaya devam edebilir.

Yani x ve y davranışları, sadece biz içinde bulunduğumuz sürece makuldür.

Mission completed.


Cumartesi, Eylül 20, 2014

G. İle Nasıl Tanıştım

Şehirde yeniydim. Kimseyi tanımıyordum. İş yerim bir sürü andavalla doluydu. Ve ben ilk haftamı bitirdiğim o Cuma akşamı iş çıkışı şehir turu yapmaya karar verdim. Eve döndüğümde saat onbirdi ve anahtarımın çantamda olmadığını ancak fark edebilmiş, çaresizlik içinde merdivenlere oturmuştum. Sarhoş değildim fakat alkol kokuyordum. Komşularımdan birinin kapısını çalmadan önce gidip naneli şeker almakta fayda vardı. O sırada karşı daireden biri çıktı. Oturmakla kalkmak arası, dışarıdan oldukça anlamsız görünen bir pozisyondaydım tam olarak. İri yeşil gözleriyle şüphe içinde beni süzdükten sonra “iyi misiniz?” diye sordu. Sanırım alkolün etkisiyle yine ağlamış gibi görünüyordum. Alkol ve naneli şeker gibi ayrıntıları atlayarak durumu izah ettim. “7/24 hizmet veren çilingirler var. Bekleyin internetten numara bulayım.” dedi. Bunu düşünemediğim için kendimden utandım. İçerden bir kadın kahkahası yankılandı. Yer yarılmış, muhtemelen gecekonduları yuta yuta bana doğru geliyordu. “Birazdan burada olurlar, benim çıkmam gerek.” dedi ve gitti. Ağzımın içinden teşekkür ederim gibi bir şeyler söyledim. Duyduğundan emin değilim. İşte G. ile böyle tanıştım.

Müşteriyi karşılama görevini bana vermişlerdi. Çok sinirlenmiştim fakat elim mahkumdu. Sigara üstüne sigara yakarak beklemeye koyuldum. Sonunda otobüs yanaşmıştı. Birkaç kadın ve bir çocuktan sonra kapıda bir çift iri yeşil göz belirdi. İner inmez sigarasını yakıp etrafa bakınmaya başladı. Tamam, dedim, adamımız bu. Hemen yanına koştum, elimi uzatıp “Hoş geldiniz. Yolculuk iyi geçmiştir umarım. Bagajınız var mı?” gibi cümleler sıraladım. İri yeşil gözler hiçbir şey söylemiyor, sadece sırıtıyordu. Elim havada kalmıştı. Anlamaya çalışırken telefonum çaldı. Arayan müşteriydi. Ardından bodur bir adamın elini kolunu havada sallayıp “Ayça hanım buradayım” diye bağırarak bana doğru koştuğunu fark ettim. Yeşil göz artık sırıtmıyor, aleni gülüyordu. Yerin dibine geçmiştim. Asıl müşteriyi kaptığım gibi arkama bile bakmadan oradan uzaklaştım. Taksiden diğerinin; kısa boylu, piercingli, çirkin bir kızla sarmaş dolaş olduğunu gördüm. İşte G. ile böyle tanıştım.

Derslere girmeye karar vermiştim. Kocaman yeşil gözlü, daha önce hiç görmediğim bir hocanın sınıfa girmesiyle curcuna kesildi. Listenin en başında ben vardım. Adımı okudu. Buradayım, dedim. “Oo Ayça hanım, biz sizin bir mit olduğunuzu düşünmeye başlamıştık.” dedi. Bütün sınıf hep bir ağızdan kahkahayı patlattı. O an derslere girmenin hiç de iyi bir fikir olmadığını anladım. Sanırım bu sene de okulu bitiremeyecektim. Yanıma birkaç kitap aldım ve en yakın yarığın içine atladım. İşte G. ile böyle tanıştım.

Şehirler arası uzun bir yolculuktaydım. Otobüs sürekli arızalanıyordu ve yolcular haklı olarak homurdanmaya başlamıştı. Kimileri telefona sarılmış, yetkili birilerine şikayette bulunmaya çalışıyordu ve muavin ortalığı yumuşatmak için durmadan çay kahve servisi yapıyordu. Gerginlik, aynı dertten muzdarip insanların kaynaşmasına sebep olmuş, otobüs korkunç bir uğultuyla dolmuştu. Ben de annemi arayıp, bu lüzumsuz kaynaşmadan ne kadar rahatsız olduğumu anlattım. Bir ara, bir çift iri yeşil gözün beni onaylayarak gülümsediğini fark ettim. Bu fikir birliğini kutlamak için ona naneli şeker ikram ettim. Kabul etti. Sonunda yolculuğu bitirmiştik. Bagajın açılmasını beklerken yanında dikilip ne diyeceğimi düşünmeye başladım. Tam “sonunda..” diye lafa girecekken bavulunu alıp suratıma bile bakmadan yürüdü gitti. Yer sarsılıyordu. Derin bir nefes alıp iniş için hazırlandım. İşte G. ile böyle tanıştım.

Uzun zaman sonra nihayet Münir yurda dönmüştü. Yıllardır görüşmüyorduk. Özleyip özlemediğimden bile emin değildim. Yine de davetini kabul edip Ankara’ya gittim. Bir barda oturup, sen ne yaptın ben ne yaptım gibi sıkıcı konuşmalarla biralarımızı yudumladık. Derken iri bir adam tepemizde belirdi. “Vay moruk döndün ha!” diye gürledikten sonra kucaklaştılar. Masamıza oturdu. Uzun zamandır böyle yakışıklı bir tiple karşılaşmamıştım. Bu büyülü durumun, az sonra gerizekalı gibi davranmama sebep olacağını hissetmiştim. Sürekli telefonu ötüyor, iri yeşil gözleri ekrana bakıyordu. Gevrek bir şekilde gülümseyerek “bu kadar sık çaldığına göre sevgilin olmalı” dedim. Bir süre suratıma bakıp, gevrek gülümsememi ağzıma tıktıktan sonra “Ben kalkıyorum moruk. Daha uygun bir vakit uzun uzun otururuz. Nasılsa artık buralardasın.” dedi ve gitti. Yerin dibinde kendime küçük sevimli bir oda hazırlamıştım. Derhal oraya indim. İşte G. ile böyle tanıştım.

Ayladır evden dışarı çıkmıyordum ve G. ile tanışma fırsatım olmuyordu. Zaten bir yenisini kaldırabileceğimden emin değildim.

Perşembe, Eylül 18, 2014

Rapor

Kütahya’ya dönmüştüm. 7 dakika sonra evime ayak basalı 3 saat olacaktı. Otobüs inanılmaz rahattı. Babam şahane bir şey yapmış ve biletimi şu yeni model tek kişilik koltukları da olan otobüslerden almıştı. Fakat ayaklarımın donma mevsiminde olduğumuz için şiddetli şekilde tuvaletim gelmiş ve molaya kadar ıstırap çekmiştim. “Bozüyük 27 km. Tanrım tesislere en az 20 dakika var! Başka şeyler düşün Ayça. Yağmur mu yağıyor?! Teşekkür ederim su içmem!”

Ev yerli yerindeydi. Yine de başta tozdan pek göremedim. Hummalı bir temizliğe girişmek zorundaydım. 3 uyuşuk örümcekle tehlikeyi atlatmıştım. Parti sertti zannediyorum. Bir iki eşyanın yerini değiştirdikten sonra, banyo ve mutfağı yarına bırakmaya karar verdim. Zaten doğal gazım kesikti ve soğuk suyla oynaşacak kadar titiz değildim. 10 lira için hiç üşenmeden gelip gazımı kelepçelemişlerdi. Oturup bir süre onlar adına utandım. İçip insanları rahatsız etmek için harika bir bahaneydi bu. Elbette tercihim yine her şartta seçtiğim iki insandan yanaydı: G. ve Kaan. Uygun bir parça açtım: The Black Keys – Fever

Aylar sonra evimde ilk günümdü ve ben temizlikten dolayı çok yorgundum ve içiyordum ve keyfim oldukça yerindeydi ve biraz rahatsız etmekte sakınca görmediğim insanlar yine çok önemli işleriyle meşgullerdi. Az sonra kafam güzel olacaktı ve şarkı söylemeye başlayacaktım. S.’ye sordum: Kim Kütahya’da? Hemen aradı. Bilmemkimle bilmemnereye gidiyordu. Bilmemkim tanıdığım biriydi. Bir kez daha fark ettim ki birileri telefonda benim de tanıdığım birinin adını andığında “selam söyle” demek gerekirken, bu benim aklıma gelmiyordu. Geldiğinde çok geç oluyordu ve ben “Tanrım selam söyle demem gerekirdi ama yine demedim. Neden böyle ayrıntıları 32 yıldır hep atlıyorum.” diye anlamsızca bir süre hayıflandım.

Ellerimi birbirine vurmak suretiyle sıradaki parçaya ritim tutmaya başladım. Harika bir akşam olacağı her halinden belliydi.


Pazartesi, Eylül 15, 2014

İsrafı Sevmem

Ev sahibim aradı. Kira zamanı olmadığı için biraz gerildim ve tıpkı dizilerde olduğu gibi cevap vermek için bir süre bekledim. Odanın içinde telaşlı turlar attım. Elimi telefona uzatıp son anda geri çektim. Bu sinir bozucu hareketlerle kendimi daha da germekte haklı sebeplerim vardı. Aylardır eve uğramıyordum ve ev sahibinin "özledim" demek için aramadığı açıktı. Kesin bir terslik vardı. Su boruları patlamış olabilirdi. Doğal gaz kaçağı olabilirdi. Yangın çıkmış olabilirdi. Hırsız girmiş olabilirdi. Evi böcekler basmış olabilirdi. F. kokmaya başlamış olabilirdi.
Derin bir nefes aldım ve sonunda açtım. Elbette bunların hiç biri gerçekleşmemişti. Bir kısmını mutfak tezgahının üzerine bıraktığım miskinliğim, muhtemel her türlü aksiyonlu olayı engellemişti sanırım. Konumuz, üst kata yeni taşınan kiracıydı. Kadın biraz uyanıkmış da, kira miktarı konusunda ağzımı yoklarmış da, onlara ve diğer herkese 450'ye vermiş de, haberim olsunmuş. Bu arada ben eski fiyattan devam etmekte serbestmişim. Babamın durumu nasılmış, selam söyleyecekmişim. Peki, dedim, söylerim.
Her şey yolunda gibiydi. Bir kaç güne dönüş yapacaktım. Bütün yaz dairemde özgürlüklerini ilan ettiklerinden emin olduğum örümcekleri düşünüp, gerginliğimin boşa gitmesini engellemeye karar verdim.

Cuma, Eylül 12, 2014

Sayısal Değerler Üzerine

Bir iki ay öncesine kadar 50 kiloydum. Zaman zaman bir kaç gün yemek düzenimi bozuyor, 51-52'ye çıkıyorsam da kontrolü kaybetmiyor ve aşağı çekmeyi başarıyordum. Yine de bir gün düşündüm ki, 50'yi maksimum seviye olarak belirlemek, kendimi sık sık 50'ye indirmeye çalışmaktan daha kolay olacak. Bu durumda alt sınırı 48 tutmak uygundu fakat çift sayılardan takıntılı bir şekilde hazzetmediğim için 47'de karar kıldım. Derken 50'yi hayatımdan tamamen silerek, tüm riski ortadan kaldırmak gibi dahiyane bir fikir geldi aklıma. Bunu gerçekleştirmenin ve garantiye almanın tek yolu, alt sınırı bir kademe daha aşağı çekmekti. Eğer çift sayılara karşı beslediğim nahoş hisler 46'ya ayrıcalık tanısaydı. Dolayısıyla, sizin de tahmin edeceğiniz gibi, 45'te mutabık oldum. Ta ki dün sabah tartıda 44buçuğun büyüsüne kapılıp, neden olmasın diye düşünmeye başlayana dek. Doğru. 44 kabul edilemez bir çift sayı. O halde alt sınırı 43 yaparsak ...

Salı, Eylül 09, 2014

Payıma Düşen

Kırk beş kiloya düşmüştüm. Fiziksel olarak, ölmeden yok olmayı bir şekilde başaracak gibiydim. Elbette intiharı yeğlerdim, bu asil kararı veren ve gerçekleştiren herkes gibi. Evet intiharın çok asil bir davranış olduğunu düşünüyordum, her ne kadar yaşamı ve iyi kötü sunduğu her şeyi çok değerli bulsam da. Asilliği; çekilmeyi bilmekten, bir sülük gibi asılmayı terk etmekten geliyordu. Bana kalırsa onlar da benimle aynı fikirdeydi. Dertleri yaşamla değil, kendileriyleydi. Güzelliklere yakışmıyor, kötülüklere ise dahil olamıyorlardı. Yaradılışları hatalıydı ve bu görmezden gelebilecekleri denli basit değildi. Gün geçtikçe çoğalan, dinmez bir acı içindeydiler. Kanıksamak ve devam etmek niteliksiz insanlar içindi. Ne var ki, intihar da sanıyorum bir yazgı işiydi. Bazılarının payına, hatalı varlıklarını yüreklice göz önünden kaldırmak yerine, zavallıca akıllarını oynatmak düşüyordu.

Pazar, Ağustos 24, 2014

32,5'tan 33

32, baş edilmesi zor bir yaş. Düşünsenize; neredeyse tüm saç renklerini ve modellerini deneyerek onlarca depresyonu atlatmışsınız, türlü ortamda bulunmuş, türlü karakter tanımış, türlü muameleye maruz kalmışsınız. Çok mevzuyu yanlış anlamış, bir çok mevzuda yanlış anlaşılmış, velhasılıkelam anlamsız tekrarlardan mütevellit yılları, meyveli pasta ve gazlı içecek eşliğinde karşılayıp uğurlamışsınız. Şimdi, dalgası köpük köpük kıyıya vuran Karadeniz'e nazır bir evin mutfağında, pencerenin önüne bir sandalye çekmiş, nem bulutlarını derin derin soluyor, arkanızdaki kanepede uzanan anneannenizin beş dakikada bir sorduğu aynı soruya sabırla aynı cevabı veriyor ve 33'ün epigenezini gözden geçiriyorsunuz. Zira bir toz zerresinin, o güne dek rastlanmamış bir davranış sergileyerek farklı bir yöne farklı bir ivmeyle uçmasının dahi elinizi kolunuzu bağlayacak sonuçlar doğurabileceğini biliyorsunuz ve "Ulan!" diyorsunuz, erkeksi, sert fakat çaresiz "son bahaneleri, çözümleri, kaçış ve unutma yollarını da 32'de hunharca kullandık. Az evvel Karadeniz'de gemi de batırdık sanırım. Şurada bir karartı vardı. Ufuk çizgisinden aşağı düşmediyse."

Beceriksizliğinize uydurduğunuz muazzam kılıflarla iyi kötü idare ederken, akrabalarınızla geçirdiğiniz bir hafta, yaş meselesi başta olmak üzere hayata dair her konuyu aleyhinize çevirir. Her biri, işkenceyle kabul edeceğiniz fakat aslında işlemediğiniz bir cinayete dönüşür. Huzur ve kararlılıkla terkettiğiniz tüm gelecek kaygılarını, elinizin istemsizce uzandığı çerez tabağı gibi önünüze koyar. Akraba merakı, gözlemlerimde yanılmıyorsam, dünyanın her tarafında ıstırap kaynağı. Ter ve yemek kokan bir kadınla asansörde kalmak gibi. Selfie yapmaya çalışan arkadaş gruplarında bulunmak gibi. Sesi sonuna kadar açılmış televizyon gibi. Ibrahim Tatlıses'in saçlarının aslında beyaz olduğunu öğrenmek gibi. Kopyalamakla taşımak arasındaki farkı öğrenen dayınızın, tabletin başına her oturuşunda bunu size anlatması gibi. Son örnek gerçekten acımasızca oldu, kabul ediyorum. Yine de ıstırap yelpazemin bir numarası değil elbette. En sevdiğiniz terliği kaybetme tehdidiyle sınandığınız bir karakol maceranız yoksa, ne demek istediğimi anlayamazsınız.


Perşembe, Ağustos 07, 2014

Gittim.

Pekala, dedim, sen kazandın, geliyorum. Kapıdan girer girmez içimde "nezareti deneyimleme" isteği oluştu. Telefondaki memuru buldum. Zaten beni bekliyordu fakat yine de yalandan dosyamı aradı sağda solda. Şikayetimi devam ettirmek istemediğime dair bir şeyler yazdı ve imzalattı. Sizi buraya kadar yorduğumuz için kusura bakmayın, dedi. Rica ederim, diye karşılık verdim. Oysa, iki dakikalık bir işlem için, dört defa aranmam ve bir sürü yol katetmek zorunda bırakılmam gerçekten de kusura bakılacak bir durumdu ve içten içe bakıyordum da.
Ayağa kalktım. Bir kaç saniyelik kararsızlıktan sonra tekrar oturdum. "Memur bey" dedim "ben bir geceyi nezarethanede geçirmek istiyorum fakat sadece bir gece kalıp çıkmayı sağlayacak ölçüyü tutturamamaktan çekindiğim için suç işlemek yerine talebimi açıkça dile getirmenin daha makul olacağına karar verdim." Sesinde ve duruşunda, telefonda yansıttığı çakallıktan eser yoktu. Cümlenin uzunluğunu kabul ederek ona biraz zaman tanıdım. Nihayet, sanıyorum bir tür şaka yaptığım kanaatine vararak, zevzekçe gülümsedi ve böyle bir şeyi kabul etmelerinin mümkün olmadığını ama çok istiyorsam nasıl bir yer olduğunu gösterebileceklerini söyledi. Hayır, bakıp çıkmak değil, kalmaktı niyetim.
Aniden, yine, gözümün önünde dahice bir fikir parladı. İşaret parmağımla masanın üzerindeki kalemliği itmeye başladım. Yavaş yavaş ilerliyordum. Surat ifadesi artık hayli ciddi olan polis memuru "Hanımefendi napıyorsunuz?" diye sordu doğal olarak. Aslında ne yaptığım gayet açıktı fakat bunu hemen kavrayacak zeka düzeyinde biriyle karşı karşıya olmadığımı daha ilk bakışta anlamıştım. "Polis malına zarar veriyorum." dedim eylemimi kademeli bir şekilde devam ettirerek. Daha önce de söylediğim gibi, ölçüyü tutturamamaktan çekiniyordum ve bir geceden fazlasını da istemiyordum. Hızlı ve sert bir hareketle kalemliği tutup "Buradan derhal gider misiniz lütfen!" dedi. Doğru yolda olduğumu hissetmeme rağmen yaka paça kapı önüne atılma olasılığını göze alamazdım. Çünkü terlik giymiştim ve muhtemelen o arbedede ayağımdan çıkacaktı. Geri isteme tenezzülünde bulunmayacağım için de en sevdiğim terliğimden olabilirdim. Tekrar ayağa kalktım. Bir kaç saniye "önemli bir şey söyleyeceğim ama nasılsa anlamayacaksın, nefesimi sarf etmeye değmez" dercesine baktım ve sert adımlarla karakolu terk ettim.
Hava güzeldi. Eve girmeden evvel manzaralı bir köşede sigara içtim. Annem "Hah. Kokmuşsun yine." diye karşıladı beni. "Karakola düştük, herhalde kokacağız." dedim. Odama geçip bilgisayarı açtım:
Başlık: Gittim.

Pazartesi, Ağustos 04, 2014

Gitmesem?

Sabah telefonumda, bilmediğim bir numaradan 2 cevapsız arama vardı. Her zamanki "önemliyse tekrar arar" umursamazlığıyla kahvaltıyı hazırlamaya koyuldum. 3. cevapsızı görünce nihayet önemli olabileceğine ikna oldum ve üzerinden yaklaşık 2 saat geçtikten sonra da numaraya dönmeye karar verdim. B. Karakolu'ndan polis memuru bilmemkim, hayli zaman önce şikayette bulunduğum bir konu için tekrar ifade vermem gerektiğini ve bu yüzden karakola teşrifimi beklediklerini söyledi. Eğer İzmit'te olmadığımı söylersem konuyu telefondan çözebiliriz gibi dahice bir fikre kapıldım. Tabi düşündüğüm gibi olmadı. Polis memuru, muhtemelen gurur duyduğu çakallığını tümüyle gözler önüne seren bir ses tonuyla yalanımı sabote etti ve bulunduğum yerdeki karakola durumu anlatabileceğimi, bir hafta içinde bunu halletmemi ve ifademi verdikten sonra onu tekrar aramamı söyledi. İster istemez sinirlendim. Sonuçta tamamen beni ilgilendiren bir konu için, başkaları tarafından bir sürü yorucu eyleme zorlanmak, miskinliğimi ciddi ölçüde tehdit ediyordu. Suratımı neredeyse kullanılamaz bir şekilde asarak "tomom" dedim. "Kağıt kalem varsa dosya numaranızı yazdıracağım." dedi bu kez. Başı dertte olan benmişim gibi uğraştırıyor da uğraştırıyordu. "Vor." dedim. Oturduğum yerden tavanı seyrederek dosya numarasını dinledim. Sonunda iyi günler diledi ve görüşmeyi bitirdi. Suratım neredeyse kullanılamaz bir şekilde asıkken iyi günler diyemediğimi fark ettim.

Cuma, Temmuz 25, 2014

Kim Alkışlıyor?

Günlerdir bilgisayarı açmadım. 

Canımı sıkıyor. Yaptığım piyasa araştırmasıyla, 700 lira gibi bir fiyata satabileceğimi öğrendikten bir kaç gün sonra yere düşürmemle tüm değerini kaybetti. Sağlam özelliklere sahip olması açısından güzel bir bilgisayarsa da, hantal ve sevimsizdi. Isınamamıştım bir türlü. Bu sebeple para ederken elden çıkarmak iyi olacaktı. Şimdi ise hem hantal, hem sevimsiz, hem de harici bir klavyeye bağımlı. Her neyse. Günlerdir bilgisayarı açmama sebebim bunlar değil elbette. Aslında bir sebepten dolayı açmadığım da söylenemez. Sadece ihtiyacım olmadı. Amacım öyle bir cümleyle başlayıp, bu süreçte kafamı kurcalayan meselelerle devam eden bir şeyler yazmaktı fakat meseleler kafamı haddinden fazla kurcalamış olmalı ki, dile getirme düşüncesi bezginliğe dönüşüyor. Yine de, sanırım, evet şunun hakkında bir iki cümle kurabilirim:

İnsanların öykülerini yolladıkları siteler, dergiler; işin içine kadınlar girince cazibesini yitiriyor bence. Kendi adıma, 32 yıllık hayatım boyunca o sitelerde ve dergilerde daha bir tane okunası kadına rastlamadım. Kadın üslubunda; itici, yapay bir yan var. Olmuyor. "Biz de varız" çabasıyla, yetenek mefhumunu gözardı eden davranışlar sergilemeleri, nitelikli olmadıkları konularda ısrar buyurmaları moralimi bozuyor. Cür'et etmek gibi geliyor bana. Ajdarın inatla şarkı söylemesi gibi geliyor. Kadın olmakla ilgili biraz bağnaz bir bakış açım var galiba. Gerçi, (hadi cinsiyetçiliği bir kenara bırakayım) öyle çirkin ve başarısız şeyler coşkuyla alkışlanıyor ki artık, insan ister istemez beğenildiği hissine kapılıyor ve kabiliyetinin sınırlarından bağımsızlaşıyor herhalde. Halbuki kaç kişinin değil, kimlerin alkışladığı önemli.

Pazartesi, Temmuz 14, 2014

Olur mu Olur

Ören'e yerleşip bacağımda deniz kestanesi yetiştirmek ve binlerce sosisli deniz manzarası fotoğraflamak istiyorum.





Pazar, Temmuz 13, 2014

Unutma

Ciddi anlamda unutkanlık problemi yaşıyorum. Aklımdan geçenleri saniyeler içinde yitiriyorum ve dakikalarca hatırlamaya çalışıyorum. Gün içinde defalarca tekrarlıyor bu. Yapacağım şeyi, herhangi bir eşyamı koyduğum yeri ya da isimleri unutmaktan bahsetmiyorum. Bir konu hakkındaki düşüncemi unutuyorum. Neydi diyorum neydi, bu konuda ne düşünmüştüm, G.'ye anlatacaktım mesela ama neydi düşündüğüm?

Böyle bir sıkıntımın olduğunu unutmamalıyım.

Cumartesi, Temmuz 12, 2014

F. Nasıl Bir Arkadaştı?

Az konuşurdu. Onunla Kent Ormanı'na gider, bira içip müzik dinleyerek uzun uzun susardım. Konuşma mecburiyeti duymazdım ve bu ne büyük bir armağandı benim için bilemezsiniz. Sık sık pamuk alemine yolculuk yapardık. Öyle zamanlarda ağzımızdan dökülen tatlı saçmalıklarla pek eğlenir, pek gülerdik. Dünyanın ayaklarımızın altında dönüşünü seyreder, uğultusunu dinlerdik. İnsanlar nasıl da kör, nasıl da sağır hayret ederdik. Beni bazen balığa götürürdü kardeşi S. ile birlikte. Yengeç tutardı. Ben de fotoğraflarını çekerdim. Bara giderdik, gülecek şeyler aramaya, bulurduk da. Bazen de benim evde vakit geçirirdik. Kanepede güzelce arkamıza yaslanıp, sigara içer, müzik dinler, karşımızdaki duvarı seyrederdik. İnsanlar nasıl da kör, nasıl da sağır hayret ederdik. Hadi F., derdim, ben uyuyacağım git artık. Giderdi. Darılmazdı hiç.

F. iyi bir arkadaştı ve ben bir akşam onu yatağın altına sakladım. Bir daha da bakmadım.

Cuma, Temmuz 11, 2014

Kamuflaj

1- Zaman zaman, tüm çirkinliğime rağmen, aynada dakikalarca hayranlıkla kendimi seyrediyorum. Kendi terini koklamaktan haz almak gibi bir şey.

2- Annemin düsturu: Şikayet edin! Her gün mutlaka, bir yerlere şikayet edilmesi gereken bir şeylerden bahseder; insanlara, şikayet edilebilecek konular hakkında tavsiyelerde bulunur.

3- Çıplak ayakla halıya bastığımda, içimde müthiş bir huzursuzluk oluştuğunu, gerildiğimi keşfettim. Herhalde bunu yıllar önce bir kez daha keşfetmiş olmalıyım ki, yaz kış çorap, pofuduk, patik gibi şeyler giyiyorum. Terlik değil ama. Koltuğa, yatağa falan yayılırken çıkarmak gerektiği için, kalkarken giymeyi unutmak gibi riskli olasılıklar taşıyor terlik.

4- "Yazarı pek tutmadığımdan severek okumadım." diyor. Profesyonel bir kitap eleştirmeni olmadıktan, geçimini bununla sağlamadıktan sonra, tutmadığı bir yazarın dört kitabını sevmeye sevmeye neden okur ki insan? Sanırım fikirlerini öyle nitelikli buluyor ki, bizlerle paylaşmak için eziyeti göze alıyor. Kendini önemsemenin bu hali komik.

Bunlara benzer bir kaç şey daha düşünerek geçirdim günü. Zira içimdeki fırtınaya aralayacağım pencere, pek çok güzelliği tarumar edecek.

Chicken Translate

İki kıytırık ilaçla perişan olduğum, pamuklar aleminde duyulsa, vay halime.

Başka bir konu; okuduğum onca tür içinde, günlerdir elimde sürünen, beraberinde dört kitap bitirdiğim halde kendisinin sonuna hala varamadığım, bununla birlikte devam etmekten de keyif aldığım tek kitap Mrs. Dalloway olacak sanırım. Virginia'nın girift cümleleri, çeviriyle tam bir muammaya dönüşmüş. Bu da odaklanmayı zorluyor haliyle. Ne ayıp. Yine de, sırf Septimus'un intiharının yarattığı düşünceler ve hisler için bile, adadığım her saniyeye değer. Pamuklar aleminde bu hassasiyetim alkışlanırdı.

Perşembe, Temmuz 10, 2014

Sessizliği Bozmayacaksa Müzik Dinleyelim

Bazen insanların hayatında; binlerce anlamsız diyaloğa, davranışa, zorunluluğa, rahatsızlık-mutsuzluk ve öfke doğuran durumlara rağmen, sanki sadece siz bir anda ortadan kayboluverseniz her şey düzelecekmiş gibi bir izlenim yaratırsınız-ki bu çok da doğrudur. Sadece siz yok oluverseniz; günlük hayatları, sıralarken sonu gelmeyen fecaatler içinde devam edecektir lakin sizin yeriniz liste başıdır. Önemli rollerde; küçük dağları yaratmış patronlar, yalakalığı basamak tutmuş personeller, akıldan tasarruf etmiş bir dolu tip olduğu halde, 1 numarada olmayı nasıl başardığınız, kediler arasında merak konusudur. 


Çarşamba, Temmuz 09, 2014

Ramazan ve Televizyon İki

Yıllar evvel, dini bir vecibeyi yerine getirmek amacıyla oruç tutarken, açlıktan nasıl örselendiğimi hatırlıyorum. Üstelik günlerin kısa olduğu aylara denk geliyordu Ramazan The Mobarek. Oysa şimdi, bir haftayı aşkındır, her gece uyumaksızın sahuru bekliyor, miskinliğimi ağzı bir karış açık şekilde yatakta bırakıp sofra hazırlıyor, yeyip içtikten sonra uyumak yerine okumaya devam ediyor ve bütün günü sanki az evvel masadan kalkmışım gibi rahat geçiriyorum. Bu arada neden oruç tuttuğumu kendime sık sık hatırlatarak; konuşmalarıma, düşüncelerime, sorgu ve yargılarıma özen göstermeye çalışıyorum. Sabır, diyorum Ayça'cım, diş sıkmak, derin nefesler alıp sakinleşmek gibi davranışların sonucu değildir. Sabır sahibi insan, böylesi eylemlerle kendini dizginlemek durumunda kalmaz. Sabır, çabalayarak ulaştığın bir mevki değildir. Kendiliğinden vuku bulur, sakince, sızlanmadan. Harlanmana fırsat tanımaz. Olacak olacak, indirme suratını diye de yüreklendiriyorum kendimi. Birinin bunu yapması gerek, zira içimdeki savaşa kendimden başkası ne şahit ne dahil. Düşman da benim, komutan da. Cahil de benim, hoca da.

İçimdeki savaş demişken, bazı hastalıklara kalmışım yıllardır ettiklerimin bir neticesi olarak. Onca içki, sigara, tedavi amacı gütmeyen ilaçlar, vs. b12 eksikliği, gastrit, idrar yolu problemleri olarak geri dönmüş. Keyif vermeyecekse ilaç kullanmayı reddeden, ancak dayanılmaz durumlarda ağrı kesiciye sıcak bakan birine, 2 ayrı iltihabik hastalığın tedavisi yüklenince, yan etkilerin eline düşmek kaçınılmaz oluyor. Vücut alışkın değil çünkü problemleriyle bu şekilde masaya oturmaya. Tedaviye nasıl cevap vereceğini bilemiyor. Alevler basıyor, mideler bulanıyor, başlar dönüyor, kaslar kasılıyor. Zamanında bir takım yan etkiler için canımı verirdim, boğazımın kurumasını sabırsızlıkla beklerdim çay sigara eşliğinde. Şimdi sürüne sürüne salona gidip "anne bana bir haller oluyor" diye nazlanıyorum. Hayret doğrusu.

Televizyon hala sıkıntılı bir konu. Jack London, ulaşılması bu kadar kolay olduğu sürece ağına takılmamak ne mümkün diye eleştiriyor alkol satışını. Televizyon da öyle bence. Evlerimizin baş köşesinde olmayı hak etmiyor.

Pazar, Haziran 29, 2014

Ramazan ve Televizyon

Uzun zaman sonra ilk defa bu sene Ramazan'ı dört kişi karşıladık. Hayır aslında pek sayılmaz. Ablam hamile ve babam kemoterapi görüyor olduğu için, oruç tutan ve gerçek anlamda Ramazan'ı karşılayan tek kişi annem oldu. Alarmı saat ikiye kurdum fakat elimdeki kitaba dalınca alarma iş düşmedi. Ona güzel bir sahur hazırladım. Oturup eşlik ettim. Bulaşıkları topladım. Ezanı dinlerken Allah'a içimi döktüm. Beşe kadar okumaya devam ettim. Dokuzda kalkıp ablama ve babama kahvaltı hazırladım. Acıkmamıştım. İyi dedim. Babam sesli olarak, Ramazan ayının hikmeti ve orucun bir türlü idrak edilememiş kurallarıyla ilgili bir şeyler okudu. Ardından, yaklaşık bir saat süren fikir alış verişi ve internet taramalarıyla güzel bir iftar menüsü hazırladık. Biz mutfağa geçerken, babam salonda maç izlemeye koyuldu. Mutfaktaki televizyon da açıldı. Bütün gün bu sesi duymak garibime gidiyor ve beni hasta ediyor. Evet, televizyon beni gerçekten hasta ediyor. Saat hayli ilerledi. Midemdeki boşluk hissedilir duruma geldi fakat rahatsız olmadım. Zira tek başıma yaşadığım uzun zaman zarfında, bazen parasızlıktan, çoğunlukla da yarı aç yaşamayı ilke edinmiş olmamdan dolayı, bu alışkın olduğum ve hoşlandığım bir durumdu. İftara kadar sadece su içtim. İkinci sahuru hazırlarken, oruç tutmaya karar verdim. Herhangi bir dine mensup olmamayı seçmemden bu yana tutacağım bu ilk orucu Allah nasıl değerlendirecek bilinmez fakat dünyevi veya uhrevi eylemlerimden karşılık beklediğim pek de görülmüş şey değil zaten. Yine de kararımı verirken, lehime bazı sonuçlardan etkilendim doğrusu. Mesela; annem ona sahur hazırladığım için çok mutlu görünüyor. Saat onikiyle beş arası, kitap okurken gece kuşlarını dinleme lüksüne sahip oluyorum ve n.ş.a.'da, bu zaman dilimini değerlendirmek için özel bir çaba göstereceğimden emin değilim. Asıl derdimse, sabır. Son günlerde sabır gösterme konusunda hayli fark edilir bir körelme içindeyim ve bu konuda kendimi terbiye etmenin, tamamen Allah'ın rızasına adanmış oruçtan daha şahane bir yolunu düşünemiyorum.

Not: Doğru anladın. Ramazan'a özel televizyon programlarıyla ilgili bir yazı değil. 

Cuma, Haziran 27, 2014

Konumum İtibariyle Siyasete Biraz Uzağım

Ülkeleri yönetmenin en karaktersiz yoludur siyaset. Kavramın tüm dünyayı ele geçirmiş olması inanılır şey değil doğrusu. Bilimini, felsefesini, tarihini okurken pek keyifli, pek heyecanlı ya; gün içinde takım elbisesi ve şişkin cepleriyle kah hakaretler savurup vaatler vererek, kah savaşlar başlatıp ekonomiyi düzenleyerek ve kah öyle yapıp böyle ederek insanların kaderini belirlerken ne tuhaf. Daha tuhafı ise; yönetilenlerin bu tuhaflıkta haklı ve haksız yanlar bulması, taraf olması, bu tuhaflığın doğurduğu görüş birlikleri ve ayrılıkları çerçevesinde çevre edinmesi, hayatının kurallarını büyük ölçüde yine bu tuhaflığın temellendirmesi.

Buradan, yani uzaydan, boşluğa yüzükoyun uzanmış; siyasete duyulan inancın ne tür bir yanlış beslenme sonucu zuhur ettiğini gözlemliyorum. Yani buradan, uzaydan, boşlukta kurbağalama yüzerken; ciddiyetle ve hararetle tartışılan pek çok konu anlamsız ve komik görünüyor.  Buradan, uzaydan yani, Tardis yine kim bilir hangi aksilik sonucu döne döne Dünya’ya, muhtemelen Londra’ya doğru hızla düşerken; sınırlara takılıyor aklım; bir adım sonra başka bir bayrağın, marşın, başka bir siyaset adamının gölgesi altında; başka bir kültür, başka bir dil, bambaşka bir damak tadı derken bir bakıyorsun, etrafında aynı hayat teranesi dönüyor. İhtiyaçlar, beklentiler, kaygılar hep aynı; sınırın iki yanında, geçmişte, bugün, Bacon’ın ütopyasında, Asimov’un milyonlarca yıl sonrasına dair kurgusunda.


İnsan bir defacık buradan, uzaydan bakınca; “Eee?” diyor “Ne değişti? İsimler. Ne çözüldü? Seçilenin ve destekçilerinin sorunları.” “Eee?” diyor “Yani?”. “Yanisi işte oyunu ver.” “Kime?” “Bu adamlardan birine.” “Bu adamlar kim?” “Kim oldukları önemli değil, ideolojilerin temsilcisi onlar. İdeolojini seç.” İnsan bir kerecik buradan, uzaydan bakınca; ideolojiye sokuyor, pek de doğru işlemediği aşikar olan şu malum kavramdan bağımsızlaşıyor. Yerçekimsizliğin içinde uçan adımlarla belirsiz bir yöne doğru ilerliyor.


Pazartesi, Haziran 23, 2014

Erdemli Değil, Lakayt.

Çevremde; sakin, soğukkanlı ve sabırlı tabiatımla bilinirim. Oysa durum, pek az konuya sükunetimi bozacak veya sabrımı zorlayacak ölçüde aldırmamdan ibarettir.
YOKSA TERBİYESİZLİĞİM, ÇİRKEFLİĞİM DİLLERE DESTAN MAŞALLAH!

Cumartesi, Haziran 21, 2014

Naptım? Hiç.

On günlüğüne Kütahya'ya kaçtım. Neredeyse her gün içtim, sarhoş oldum, meşhur tavanımı ve tarihi A. Mescidi'nin çatısı manzaralı penceremi seyrettim. Pek düşünmedim. Bir iki defa evi süpürüp sildim. Nevresimi değiştirdim. Gözlerim balon gibi şişene kadar ağladım. Geç uyudum, erken uyandım. Yağmura tutulup sırılsıklam oldum. S. ile müzenin bahçesinde oturdum. G. ile ne hissedeceğimi bilemediğim konuşmalar yaptım. N. Pastanesi'nin kıymalı böreklerinden yedim -ki kendini özleten bir lezzeti vardır. Lavabomu ovdum ve İzmit'e döndüm.

Çalışılacak ders, girilecek sınav, gidilecek iş; hiç biri yok. Bilinmez bir tarihe dek ağzıma kadar boş vakitle doluyum. Odamdan hoşlanmadığıma karar verdim ve evin iki cephesini gören "köşe oda" dediğimiz odaya yerleştim. Köşe odadaki köşe takımında yatıp kalkıyor, okuyup yazıyor, düşünüp susuyorum. Aileyle birlikte yaşamanın bir yan etkisi olarak dikkatim sık sık dağılsa da; genel anlamda sakin, izole, sempatimi kazanmış bir mod.

Cuma, Haziran 13, 2014

Yanlış Yol

Tanrı'ya yalvardım. Tüm samimiyetimle.
Fakat ağzım içki ve küfür kokuyordu.

Çarşamba, Haziran 11, 2014

Sarhoş İtirafı

Zaman zaman sevgililerimin eski sevgililerine güzel temennilerde bulunduğum adsız mesajlar atmışlığım var. Sevgililerime dair her şeye sempati duymakla ilgili bir davranış bu. Bence hoş.

“Bebeğim

Ben yuvaya dönmeyi reddeden  karıncayım

Evet o tuhaf kalabalığı terk ediyorum

Bebeğim

Ben o küçük asi karıncayım

Ve kışı dert etmiyorum

Ben ilk günahkar karıncayım

Doğamı inkar ediyorum

Ve karınca adımlarımla yerleri inletiyorum”


Ayça'nın Seçimi

Böyle güneşli güzel günlerde insanın içinden iki şey geçiyor:
1- Hazır iyi hissederken kapanışı yapmak.
2- Buz gibi bir kaç öğlen birası içmek.


Israrlı Hastalık

Bazı insanlar çok ısrarcıdır. Ev sahibinin “hiçbir şey yemedin, biraz daha koyayım, ÖLÜMÜ GÖR!” tarzı zorlamalarından bahsetmiyorum. Sonuçları biraz daha uzun vadede hayatınızı meşgul edebilecek türden konularda ısrarcıdır bu insanlar. Karşı koymamanız gerektiğine dair güçlü bir baskı hissedersiniz. Kuşatılırsınız. Dini vecibelerin inananlar üzerinde yarattığı sorumluluğa benzer. Toplumsal bir hassasiyet gibi omuzlarınıza biner. Olmuş ve olası tüm üzüntülerden siz mesulmüşsünüz gibi vicdanınızı didikler durur. Çünkü bu hastalıklı halin virüslerinden birisinizdir. Geçmesi, biraz da sizin iyileşmenize bağlıdır.


Salı, Haziran 10, 2014

Hastroloji Bilimi Işığında

Bundan böyle hayatımda hiçbir şey olmayacakmış gibi hissediyorum. Çalma listesine 24 saatlik bir şarkı atılmış ve tekrar tuşuna basılmış.

Pazar, Haziran 08, 2014

Pazar

Gök gürledi. Yağmur delice yağdı. Sırılsıklam oldum. Şahaneydi. Eve varınca bir bira açtım. Doctor Who'dan sevdiğim bir özel bölümü seçtim: The Next Doctor. "Bravo Sir!" diye bağırırlarken yine neşeyle ağladım. Yağmur dindi. Kuşlar cıvıldamaya başladı. Camda bir sigara içtim. Üşüdüm. Gök gürledi. Yağmur başladı tekrar. Dinledim. Dedim ki: Bir Pazar bundan daha Pazar olamazdı.

Cuma, Haziran 06, 2014

Gibi Gibi

Tuhaf ve tatlı bir “oluş” hali içindeyim bir süredir. Endişeyle heyecan arasında koşturuyorum. Kalbimde, midemde ve bağırsaklarımda hissediyorum bunu. Sanki tuvaletim varmış da tutuyormuşum gibi. Sanki uzun zaman sonra ilk defa sigara içmişim gibi. Sanki barda alkolü fazla kaçırmışım da, tanımadığım insanlara laf atıp eğleniyormuşum gibi. Onlar da rahatsız olmuyormuş gibi. Sankiii Lonely Boy dansı yapıyormuşum gibi. Nicedir görmediğim bir tanığıma rastlamışım da sallamamışım gibi. Sanki böyle pamuk pamuk gibi.

Pazartesi, Haziran 02, 2014

Kalpsiz miyim?

Bir asosyali zor durumda bırakacak şeylerin başında, yakınının kemoterapi alması gelebilir. İki haftada bir hastanede geçirilen 5-6 saat, aynı dertten muzdarip farklı farklı aileler, hepsi hikayesini anlatmaya hevesli. Herkes doktor. Hemşireler çocuk bakıcısı modunda, hastaları tatlı tatlı azarlamalar, şakalar falan. Tanrım neden biraz olsun sempatik görünmüyor? En azından şu durumda, insan davranışlarını daha makul yorumlayabilecek uyumu sergileyebileceğim kadar.

Pazar, Haziran 01, 2014

Gördüğüm Kadarıyla

Doc'a aşıktım. Hem de sırılsıklam. İki çift laf etmişliğimiz yoktu, hatta bakkalda, sokakta falan yan yana dahi gelmemiştik fakat pencereden gördüğüm kadarıyla sakalları güzeldi. Topladığı ahtapotları kamyonetinden indirişi güzeldi. Dinlediği plaklar güzeldi. Bütün mahalle "şu Doc çok kıyak adamdır" dediğine göre iyi biriydi de. Duygularımı dile getirsem tepkisi ne olurdu diye meraklanır, her gece bir versiyonunu hayal ederdim. Oysa onunla bir araya gelebilmek için Dora'nın kızları kadar bile şansım yoktu. Salgın zamanı her hastayla yakından alakadar olmuş, her birini sık sık evlerinde ziyaret etmişti. Sonunda tanışmak için bir fırsat yakaladığımı düşünerek çok heyecanlanmıştım. Ne var ki, 9 yaşındayken kaybettiğim kollarımı hesaba katmazsak, domuz gibi sağlıklıydım.

Ötücü Kuşların Ettiği

Hava sıcaklığının pencereler açık uyunacak dereceye yükseldiğini fark etmişlerdi demek. Fırsatçılar. Neymiş efendim, sabaha kadar her bir cikciki c'sinden k'sine dinleyecekmişim. Aman kıymetlim, dertlerine ancak ben deva bulabilirmişim. Kimin nesi olduğumu bilseler, tüm çaresizliklerine rağmen cüret edemezlerdi ya. Bilmiyordu işte kuş beyinliler. Neyse. Karanlıktan istifade gözlerimi kapattım. Umarım horlayacağım tutmaz.

Bilmem

Ağlamıyordum. Kurmuyordum. Endişelenmiyordum. Buna rağmen duyduğum ıstırap eskisinden daha kuvvetliydi. Acım tavır değiştirmişti. Peki bundan sonra ne olacaktı?

Cumartesi, Mayıs 31, 2014

Aile Meselesi (Çözülmedi)

Aile olmak çok tuhaf. Bağı, sorumluluğu falan bir değişik. Düşünüyorum da annem, annem değil de komşum olsa görüşür müydük? Ablam iş verenim olsa anlaşır mıydık? Babam öğretmenim olsa sever miydim? Kaan kardeşim olsa yanımda gezdirir miydim? Hoş şimdi de gezdirmiyorum ya hahah. Neyse.

Cuma, Mayıs 30, 2014

Delisiniz Herhalde



iletişim
1. isim Duygu, düşünce veya bilgilerin akla gelebilecek her türlü yolla başkalarına aktarılması, bildirişim, haberleşme, komünikasyon


TDK böyle diyor: “akla gelebilecek her türlü yolla.”

İfade beni sarstı doğrusu. Bu hastalık ucundan köşesinden hepimize bulaştı. Örneklemeye gerek duymuyorum zira herkes içinde bulunduğu manyaklığın az çok farkında. Lakin bu farkında olma hali bile hastalıklı. Mesela dün bir video gösterdi annem,“sanal iletişim bağımlılığı hayatınızdan neler çalıyor bir bilseniz” falanı anlatıyor. Nasıl bir tutsaklık, nasıl bir çaresizlik durumuysa artık “:(((( - çok doğru! – keşke yapabilsek..” gibi yorumlar gelmiş. Zannedersin ki geçimlerini bu yolla sağlıyorlar, bıraksalar çolukları çocukları sefil olacak. Tabi varoluşumun en küçük yapı taşına kadar asosyal olduğumdan kelli bu konuyla ilgili empati kurmakta zorlanıyorum. Zira iletişimin akla gelebilecek her türlü yolunu ancak icap ettiği taktirde sevgilim için sömüren bir zat-ı aşığım.

Kendimi bildim bileli; okul, yurt, apart, iş yeri gibi ortamlarda birlikte bulunduğum insanlarla, daimi bir ilişki kurma gerekliliği hissetmedim. Her gün dersten sonra, ikinci ev bellenen bir mekanda, neredeyse aynı şeyleri konuşup aynı şeylere aynı tepkileri vermenin nesi cazip anlamıyorum. Apart veya yurtta sırf aynı mutfağı ve banyoyu kullanıyorum diye kızlarla neden samimiyet kurmalıyım? Keza ev arkadaşlığının bir süre sonra aile modeline dönüşmesi de akıl alır şey değil. İş paylaşımı, beraber pazara gitmeler,akşam vakit geçirmeler, yemek saatleri derken hoop hesap sormalar, müdahaleler falan. İş arkadaşlıkları da başka bir kaçıklık. Haftanın en az beş günü sabahtan akşama kadar gördüğüm kadarıyla belli bir profil çiziyorsun zaten. Hafta sonu nasıl bir mucize sergileyeceksin? "Aslında buradaki gibi değilim." Ol. Oradaki gibi ol. Evdeki gibi ol. Yapman gereken yerine göre davranmak, bambaşka bir şeye dönüşmek değil. Seni dışarıda farklı görmek beni dehşete düşürüyor. Ofisteki başarılı kamuflajını tehdit olarak algılıyorum.

Hem zaten bir evine git. Al kahveni bir yayıl koltuğa. Şöyle bir boşluğu seyret. Yanındakini bir rahat bırak. Yok. Ölene kadar iletişecek!

Anlatalım, konuşalım elbet konu bitmez de. Her gün değil ya. Susalım arada bir içimize dönelim. Zaten 3-5 tür insan var, kim hangi konuya nasıl yaklaşır, mimikler, cümleler, ses tonları falan belirli hep bunlar. Usanın az yahu. Özleyin. İhtiyaç duyun. Birikin. İçiniz boşaltılmış, tekilliğiniz unutturulmuş, kalabalığın sanalına gerçeğine tapar hale gelmişsiniz de, havanız da hep yerinde; benim soyutlanma çabamı sağlıksız buluyor, endişeli gözlerle bakıyorsunuz. Delisiniz herhalde.

Gerçi ben de hayatım boyunca nasıl sığ ortamlarda bulunduysam artık, İSYANIM BİTMİYOR!

İsyan

Gecenin 01.38'i. Kuşlar cıvıldıyor. Yağmur şıpırdıyor. Serin ferah esinti odayı turluyor. Tatlı sersem gözler kapanıyor. Anlamak mümkün değil sabah her şey nasıl boka sarıyor!

Salı, Mayıs 27, 2014

Yemek Tarifi Verdim

Geçtiğimiz hafta sonu Two Greedy Italians'dan çok basit bir yemek tarifi öğrenmiştim. Bu akşam annemle ne yapsak da yesek diye düşünürken aklıma geldi. Hem özellikle babam için sağlıklı bir öğün olacaktı hem de yormayacaktı. Derhal mutfağa geçtim.

Bir tencere su kaynarken, 3 orta boy patatesi aydınger kağıdı inceliğinde halka halka dilimledim. Derince bir fırın tepsisini mis gibi tereyağıyla yağladıktan sonra, altını kapattığım kaynar suya patatesleri 3-4 dakika beklemeleri için boca ettim. Bu arada annemin evvelce doğrayıp buzluğa attığı beyaz lahanayı çıkardım. (Orijinalinde yaprakları bütün kullanmışlardı fakat doğranmışı da tercih edilebilir.) Patatesleri çıkarıp, suyunu süzülmeye bırakırken, bu kez kaynar suya lahanayı saldım. Tepsiye patateslerin yarısını dizdim, üzerine biraz tuz ve kırmızı pul biber serptim. Lahanayı da güzelce serdikten sonra gelişi güzel dilimlediğim hellim peynirini (peyniri zevkinize göre her çeşit kullanabilirsiniz gibime geliyor) de yerleştirdim ve kalan patatesle üzerini örttüm. 180 derece fırında 20-25 dakika folyoyla kapalı şekilde, 10-15 dakika da açık şekilde pişirdikten sonraaaa... "Tanrım! Bahşettiğin bu şahane nimetler için sana bin kere bin defa hamdolsun!"

Evet, insanı şükür ve duaya sevk eden, doyulmaz bir lezzet çıkmıştı ortaya. Gerçekten.



Galiba az evvel yemek tarifi verdim. Bir iki fotoğrafla "ailecek şahane vakit geçiriyoruz!" mesajı da vermek isterdim fakat biz, nasıl desem, olaylara o tür bir heyecanla yaklaşmıyoruz pek.

Yemeği yapmıştım, yemiştik. Oturma odasında babam bir kanepeye annem diğer bir kanepeye yayılmış televizyon izlerken kahve içmiştik. Akıllı telefonlarımızın fal programlarına fincanlarımızı yorumlatmış, hangi kanalın izleneceğine dair ufak bir kriz atlatmış, elbette bir iki şeye kikirdemiş, geceyi ilerletmiştik işte. Artizliğin lüzumu yoktu.

Pazartesi, Mayıs 26, 2014

Pürneşe Acı

Geceleri ağlayarak sızıyor, sabahları dişlerimi sıkarak öfkeyle uyanıyordum. Görünürde bazı sebepler vardı elbet bu mutsuzluk ve tahammülsüzlük haline. Benimsenemeyen rutinler mesela. Kontrolsüzce büyüyen anlaşmazlıklar, televizyon sesi belki, lodos, muayyen günler, nefret edilen şehir, pişmanlık yaratan davranışlar, üst üste gelen hayal kırıklıkları, susup beklemeyi, karizmatik görünmeyi becerememek, işlerin tam planlandığı gibi gitmemesi, anneler..

video


Gün içinde, yeni düzenimin gereklerini yerine getirirken, gözlerimi robotsu bir hüzünle sabitleyeceğim uygun noktalar arıyordum. Favorim, kahvaltı masasındaki pekmez kasesiydi. Odamdaki ayçiçeği tablosu ve diğer bir odadaki avize de iş görüyordu. Düşünmeliydim. Çok düşünmeliydim. Aklımı kaybetmeseydim..

İtiraf etmeliyim yine işleri berbat etmiştim ve düzeltmeye çalıştıkça batırıyordum. Batırdıkça hırçınlaşıyordum. Hırçınlaştıkça... Tanrım delirmiş kadınlara has her davranışı sergiliyordum sanırım.

Lakin tüm gereklilik ve deliliklere rağmen terk etmediğim keyiflerim vardı. Her gün mutlaka ders çalışıyor, sosyoloji okumaları yapıyor, yatmadan evvel elimdeki diğer kitaplara vakit ayırıyordum mesela. Bunu ilginç buluyordum çünkü ruhumu psikopatça oyan kedere ve zihnimdeki korkunç bulanıklığa rağmen kendimi tamamen bırakmamıştım. Hala bir yaranma çabam vardı. (Allah muvaffak etsin.) Sonra, suratım orijinal yapısından daha fazla asık değildi. (Gerçi istesem de daha fazlası mümkün değildi, doğuştan suratsızlıkta on numaraydım) 46 kiloya düşmüşsem de yemeden içmeden kesilmemiştim ve paranoyadan mideme kramplar giriyorsa da başarılı gözlem ve kurgu örnekleri sergiliyordum bence.

Anlayacağınız züğürt tesellisi kuşanmış; depresyonla, çeyrek aklımla ve yarattığım yalnızlıkla savaşıyordum. Fonda pürneşe The Black Keys çalıyordu. İçimdeki acı pek alemdi doğrusu.

Cuma, Mayıs 23, 2014

Ay Kıyamam

Tanrı bana öyle tahammül edemiyor, sesimi duymayı öyle istemiyordu ki; dualarımı çarçabuk kabul ediyordu. Dürüst olmak gerekirse pek de sevilecek türden bir kul değildim fakat bu çarçabukluğu kullanacak kadar sevimsiz de değildim. Zira kendim için çok azdan bile az dua ederdim.

İşte o çok nadir akşamlardan birinde, ağlama ve yakarma krizleriyle zar zor "Amin"e varmamdan kısa bir süre sonra, duamın kabulüne dair işareti almış, deliliğe özgü bir sevinç göstergesi olarak odamda zıplamaya başlamıştım. Derken gayri ihtiyari başımı yukarı kaldırıp, kah avuçlarımı semaya açarak, kah parmaklarımı birbirine kenetleyip göğsüme dayayarak şükranlarımı sunacakken aniden durdum. Suratımdaki gülümseme ağır ağır soldu. Başım yere eğildi ve omuzlarım düştü. "Affet Allah'ım." dedim sessizce. Bu defa susmam için feda edilenler, beni kendimden utandırmıştı. Usulca yatağıma döndüm. Şeytanım kıkırdıyordu. Yorganı kafama çekip gözlerimi kapattım.


Perşembe, Mayıs 22, 2014

Living in a Crisis of a Paranoia

Paranoyalarım kontrolden çıkmak üzereydi. Durmadan sorular soruyor ve cevaplardan binlerce musibet sonuca varıyordum. Gerçek dışındaki her şey aklıma yatıyordu. Beynim yanıyordu. Canım acıyordu. Kendime zerre güvenim kalmamıştı. Etrafımda konuşacak kimseyi bırakmamıştım. Çaresizlikten deliriyordum. Hayat genellikle çok zordu ve sanırım sonsuza kadar yaşayacaktım.

Pazartesi, Mayıs 19, 2014

Kapatma Kararı

Bir haftadan üç dört fazla gün önce, sahip olduğum tek sosyal paylaşım sitesi hesabımı, yani facebook profilimi kapattım. Böylece:
Facebook dışında hiçbir iletişim kaynağımın olmadığı bazı insanlar hayatımdan tamamen çıktılar.
Artık kimsenin şu an nerede ne yaptığını, ne konuda ne düşündüğünü ve beni hiç de ilgilendirmeyen daha birçok detayını bilmiyorum.
Gerçek hayatta saygısızlık, görgüsüzlük, kendini bilmezlik olarak isimlendirilen ve dışlanan bazı davranışların, bu paylaşım alanlarında normalleşmesine hayret etmekten yorulmuyorum.
Onedio test sonuçlarıyla kendini öven insanlara maruz kalmıyorum.
.....

Bu kadar faydasız ve gereksiz bir oluşumun uzun zamandır hayatımda olmasına ve zaman zaman beni anlamsız beklentilerle yüklemesine, dönüştürmesine izin verdiğim için kendime biraz kızgınım doğrusu. Bilemiyorum belki de ben doğru kullanamadım. Yine de yokluğunu tavsiye etmek isterim. Zira şehir gürültüsünden kurtulmaya benziyor.

Pazar, Mayıs 18, 2014

Doctor Who ve Kahve Mevzusu (Çözüldü)

Söylentiler doğruydu. Hakkındaki tüm ayrıntılara ve gelişmelere vakıf bir şekilde merakla takipçisi olduğum tek bir konu dahi yoktu. Bütünüyle dahil olacak kadar ilgi duyamıyordum bir şeye, bir süre ucundan köşesinden samimiyetle peşine düşsem bile bir anda hiç hatırıma gelmez olabiliyordu. Evvelce bunu ayran gönüllülük ya da ne istediğini bilmezlik olarak nitelendiriyordum. Oysa şimdi, bariz şekilde bahşedilmiş bir kıymet olduğunu düşünüyordum. Hayatım boyunca onlarca farklı şey tarafından cezp edilecek, kuşatılıp renklendirilecektim fakat hiç birine saplanıp kalmayacaktım. Diyebilirdim ki; benim özgürlükten anladığım budur ve yolum açıktır.

İzlediğim tek dizi olan Doctor Who’ya gösterdiğim özensizlik de elbet bu durumun sonuçlarından biriydi. Müdavimlerinin yaş ortalamasını göz önüne alınca, bu özensizlik savunulabilir olsa da, eğlenceli ve vakit ayırmanın kayıptan sayılmayacağı bir diziydi benim için. Buna rağmen 5. ve 6. sezonu, üzerinden en az bir buçuk yıl geçtikten sonra, 7. sezonu ise sadece bir iki gün önce izlediğimi düşünürsek; bunca zaman tüm mevzuya hakim, heyecan ve merakla 8. sezonu bekleyen “whovians” için yuhalanası olduğum bir gerçekti. Öte yandan sezon 7, tam bir başarısızlık örneğiydi. Doktor'un bölümler boyunca türlü fedakarlıklar ve tehlikelerden geçerek çözdüğü her şey, tekrar önüne çıkmak suretiyle “eehhh” dedirtmişti. Pond’ların gidişi baştan savmaydı. Cast ajansların bıyıklı sübyan meraklarını anlamak mümkün değildi. Tardis’in kıçı sıkışınca kaçmasından usanmıştım. Madam Vastra, Jenny ve Strax üçlüsü muhteşemdi. Rejenerasyonun önce gözleri nemlendirmesi, ardından gülümsetmesi gerekirdi fakat ikisinden de çok uzaktı. Son olarak bir iki bölümü atlaya atlaya seyrettiğimi de itiraf etmeliyim.

Çok açıktı ki bu da eninde sonunda kabak tadı verecek bir bağlılık/bağımlılık/fanatizm örneğiydi  ve ben kendimi adamayarak küçük çaplı da olsa gereksiz bir hayal kırıklığından ya da çeşitli rahatsız edici duygulardan muaf kalmıştım. Bu muafiyet; severek dinlediğim bir müzik grubu dağıldığında, eserlerinden hoşlandığım bir sanatçı , edebiyatçı öldüğünde, beğendiğim giysiler  veya eşyalar zarar gördüğünde ya da hiç bana ait olmadıklarında, bir spor takımı maçı kaybettiğinde, elektrikler kesildiğinde gibi bir çok durum karşısında hep yanımdaydı.

Yani hayatımın odağında “sanırım canım istiyor ve hayır canım hiç istemiyor”lar vardı. Uygun zaman benim zamanım, uygun ortam benim ortamım, uygun davranış benim davranışımdı. Bu yüzden, tahmin edebileceğiniz üzere, çok mutsuzdum. Zira kimsenin bana ayak uydurmaya niyeti olmadığı gibi, böylece kabullenmeye veya anlayışla karşılamaya dair bir gündemleri de yoktu. Elbette bu benim için de aynıydı. Bilirsiniz, bu türlü kaygılar taşımaksızın birlikte vakit geçirebildiğiniz insan sayısı azdır ve üzücüdür ki çoğunlukla bu kişiler aileden bile değildir. Şanslı olmalıyım ki iki isim sayabiliyordum fakat yine de uyumsuzluktan gözaltına alınma riskiyle karşı karşıyaydım ve nezaketen gülümsemeyi canım hiç istemiyordu. 

Konuyu dağıtmak üzereyken yakalanmadan evvel (ki nezaketen gülümseme durumu bana İlknur hemşireden bahsetme ihtiyacı duyuruyor ve kendisi sosyolojik ve psikolojik açıdan ciddi tümevarımsal çözümlemelere sürükleyecek kapasiteye sahip bir karakterdir) diyebilirdim ki: Kahve içmek bir keyif ise her gün yapmamalı. Zira bu artık keyif değil, her gün kahve içmek olur.

Salı, Nisan 22, 2014

Soldan Kalkmak

Bazı sabahlar erkenden, güçlü bir bıkkınlık hissiyle uyanıyorum. Şimdi yazarken içim cız ediyorsa da inkar edemem ya; anneme ve babama dahi tahammül edemiyor, tüm mahlukata öfke duyuyorum.  Yorganı kafama çekeyim, bu lanet geçene kadar yatayım istiyorum. Ses çıkaran her şey sussun, hareket eden her şey dursun.
Karıncalar yürümesin. Yaprak düşmesin.

Fakat ne mümkün. Şımarık veledin tekine oyuncak olmuş koca bir el feneri adeta, gözümün içine tutulmuş gün; doğuyor, yükseliyor, cümle alemi uyandırıyor. “Yapmasana çocuğum!”

Saate bakıyorum ikide bir. Hep cinnete beş kala. Yelkovana taş asılmış. Bazen oluyor öyle.

Neyse ki baş etmeyi biliyorum. Yenilmeden, kimse anlamadan, kalp kırmadan. Bak o sonuncu önemli.
Derin bir nefes al. Bir tane daha. Bir tane daha. Hay aksi. Sevgiliye renk verdik.

Derken geçiyor. Hep geçer.
Sonrası bir hafiflik ki, görülmeye değer.

Pazar, Ocak 19, 2014

Tavan

Hayatım boyunca birçok kez, kendimi küçük ve değersiz hissettiğim, utanç içinde kaldığım durumlar yaşamıştım. Eskiden “yaşım gereği” gibi makul bir bahaneyle yükü hafifletmek, bir şekilde işin içinden sıyrılmak mümkündü. Şimdi ise “yaşım gereği”, attığım her adımın sonuçlarından tamamıyla sorumluydum. Anlayacağınız, hatalarım kusursuz bir şekilde kendini tekrarlarken, yaş meselesi aleyhime işliyordu. 

Kimileri bunu bir sınav olarak değerlendiriyordu. Yaratıcı, kulunu tekrar tekrar aynı kötü şartlarla yüz yüze bırakıyor ve bu defa nasıl davranacağıyla sınıyordu. Belki sabrını, belki de deneyimlerinden faydalanma yetisini yokluyordu. Bir tür sevgi göstergesi bile olabilirdi bu: “Kulum! Başına onlarca kez bela sarıyorum ki yetişesin, güçlenesin! Kulum! Her şartta ayakta ve yanımda kaldığını görmek istiyorum!” Neden olmasın? Kulağa hoş geliyor.

Öte yandan, kimileri de bunu sıradan bir aptallık belirtisi olarak değerlendiriyordu. Yani, salonunuzun döşemesinde çürük bir tahta vardır. Bastığınızda tökezlediğinizi tecrübe etmişsinizdir, hatta son anda yere serilmekten kurtulmuşsunuzdur da; daha sonraları üstünden atlamak ya da daha iyi bir ihtimalle tamir etmek yerine hep bodoslama dalmışsınızdır çürük tahtaya, ah vahlarla, lanet ve küfürlerle. 

Ben, dürüst olmak gerekirse, ikinci olasılığa daha yakındım. Aptallığın yanında, biraz miskinlik, biraz da erteleme ve anlamsızca bekleme konusundaki olağanüstü yeteneklerimin desteğiyle, kendimi zor durumlarda bırakmak dalında rekordan rekora koşuyordum. Ve başta da belirttiğim gibi, “yaşım gereği” komik bir gururla -fakat çözüm adına da kılımı kıpırdatmaksızın- “kendim halletmeliyim” diyerek kimseden yardım talep etmiyor; kalp-ruh-akıl isimli üç inatçı keçiyle gözlerimi tavana dikiyor; duruyordum. Öylece duruyordum. Varlık belirtisi göstermezsem kendiliğinden geçer diye bir inancım vardı. Fakat tavan o kadar temizdi ki, gözlerimi sabitleyecek bir nokta bulamıyordum. Temizliği yetmezmiş gibi ispiyoncuydu da. “Gözleri oynadı! Gözleri oynadı!” diye bağırıyor ve bana, yüzümü yastığa gömüp ağlamaktan başka çare bırakmıyordu. İşin yoksa bir de kalkıp salya-sümük gölünü temizle.

Aslında, yapabileceğim bir şey daha var: Sandalyeye çıkıp, o süt beyazı yaygaracının üstüne sarı, mükemmel bir nokta kondurmak. Yaktım çıranı!

Pazartesi, Ocak 13, 2014

Turist

İnsanlar durmadan tarife değiştiriyorlardı. Bir kalıptan çıkıp, diğerine giriyor; bir oluşumun ezberini bırakıp, diğerinin ezberiyle konuşuyorlardı. Türlü öğretilerle çevrilmiş ham maddelerinin etrafını açmaya çalışırken, başka bir öğretiyle çevreleniyorlardı. Ruhlarını keşfetmek için çıktıkları anlamlı yolculukta, amaç kendilerine has olanı gün yüzüne çıkarmakken; benzer yönlerle halihazırda var olanın gereklerine bürünüyorlardı.

Benimse, tanrım, keşfedilmeyi bekleyen hiçbir şeyim yoktu. İçinde bulunmak, kendimi adamak istediğim, arayıp bulmaya çalıştığım, ne bileyim, dünyevi ya da manevi. Bir müzik türü, bir meslek alanı, hobi, siyasi bir tavır, sosyal bir sorumluluk projesi, din...

Kavramaya başlamıştım sonunda. İsimlendirmek gerekirse, tam bir “turist”tim. Hayatın her noktasında, akla gelebilecek her konuda. Görüyor, etkileniyor, bilgi alıyor, takdir ediyor, birkaç da fotoğraf çekiyordum belki, fakat parçası olamıyordum. Sıcak bir köşede miskinlik ederek, karnımı doyurarak, arada sahibi tarafından okşanırken mırlayarak, vakti geldiğinde ölecek bir kedi olmam gerekirken; bir şeyler ters gitmiş ve insan olarak vücut bulmuştum. Dünyaya dair hiçbir şey yeterince ilgimi çekmiyordu ve “ya öte taraf” konusunu da -yaratılışımda ters giden şeylerin bir uzantısı olmalı- ancak bir kedi kadar dikkate alabiliyordum. Hayat bazen çok zordu ve ölüm miskinler için çok uzak bir ihtimaldi. 

Cumartesi, Ocak 11, 2014

Mektup

Merhaba Adelhayd Teyze,

Olduğun yerde durum nasıl bilmiyorum ama burada hayat kusursuz bir bayağılıkla devam ediyor. İnsanlar nemrut suratlarıyla, önemli bir şeyler yapıyormuş gibi ortalıkta dolanıyor. Günde ortalama 1517 adam, penceremin altından geçerken boğazını büyük bir gürültüyle temizleyip balgamını atıyor. (Bazen bana bir mesaj vermeye çalıştıklarını düşünüyorum.) Yaklaşık 3517 kadın, günlük, kocalarının huysuzluğundan başlayıp hastalıklarına uzanan ve pasta börek tarifiyle sonlanan muhabbetlerini icra ediyor. Deliler, deli oldukları için pek de anlaşılmayan delice davranışlarını sergiliyor. Çocuklar birbirinden haklı sebeplerle ortalığı yaygaraya veriyor ve köpekler bütün gün uyuşuk uyuşuk yatıp, karanlık çöker çökmez çılgınlar gibi havlamaya başlıyor. 

Bense, tahmin edeceğin üzere oturuyorum ve bugün neyi kafama taksam da kendimi huzursuz etsem diye düşünüyorum ve bozuk gözlerimin el verdiği sürece bir şeyler okuyorum ve sigara içiyorum ve geçenlerde keşfettiğim sütlü şekersiz türk kahvelerinden tüketiyorum bol bol. Hem de sevgilimden edindiğim alışkanlıkla kocaman bir kupanın içinde. Bence sen de kocaman bir kupada türk kahvesi içmeyi denemelisin. Belki hoşuna gider ve bu alışkanlık benden de sana geçmiş olur. Sonra senden bir başkasına ve ondan da bir başkasına. Böyle böyle sessiz ve anlamsızca yayılan bir alışkanlığın öncüleri oluruz. Sanırım, sevgili Adelhayd Teyze, gerçekten çok fazla boş vaktim var.

Biliyorsun artık çalışmıyorum. Hoş çalışsam da, o keçileri tamamen kaçırmış ekiple neye dönüşürdüm kestiremiyorum. Bilemiyorum, hayatımızın büyük bir bölümünü iş yerlerinde geçiriyoruz ve para kazanmak, çoğunlukla katlanmak zorunda kaldığımız eylemlere tabi . Tanrım insanlar bu noktaya nasıl sürükleniyor anlamak mümkün değil. Galiba mesai saatleriyle ilgili bir durum. Geçenlerde, yapacak hiç bir işim olmadığı halde sabahın köründe uyanıp gözlerimi tavana dikmiş bunu düşünüyordum. Eğer dünyayı ele geçirseydim, değiştirmeye mesai saatlerinden başlardım: 9.30-12.30 ve 13.00-16.00

Sence de şahane değil mi? Yani insanlar kahvaltılarını evde yapabilmeli ve çıkışta bir kafeye ya da bara uğrayabilecek vakitleri ve enerjileri kalmalı. 31 yaşındayım ve hala neyi nereye yetiştirmeye çalıştığımızı kavrayabilmiş değilim. Peh. Şu hale bak. Neler anlatıyorum. Aslında planım seni eğlendirmekti. Fakat, çok kıymetli Adelhayd Teyze, onca insani nitelikten bana düşen miskinlik ve sonu gelmeyen şikayet hali oldu.

Sevgiler 
ATB

Çarşamba, Ocak 08, 2014

Veo - Tanja Dückers (Cafe Brazil)

Bu hikayeyi her okuyuşumda biraz daha anlamlı buluyorum. İlişkilere ve hayata dair değer algımızı başarılı bir kinayeyle sorguluyor. Birkaç gün önce sevdiceğim G. ile hikayelere ve resimlere anlam yüklemek üzerine bir konuşma geçmişti aramızda:
“Hmm, yazar/ressam burada ne anlatmak istiyor? Fikir yürütmek, tartışmak, başka bakış açılarından faydalanmak elbette keyifli olabilir. Fakat şu “hmmm” tavrı, eseri bilimsel bir araştırmaya dönüştüren sonu gelmez cümleler işin büyüsünü kaçırmıyor mu? Belki de eser tümüyle, sanatçının ya da yazarın o an için yarattığı ve hiçbir çıkarım amacı gözetmeyen basit bir hayalden ibarettir. Yani belki de ev sadece ev, kırmızı sadece kırmızı, Veo sadece Veo’dur.”

Her neyse, yine de Tanja Dückers'in Cafe Brazil isimli kitabından, kendi adıma ilham verici ve bol çıkarımlı bulduğum bu güzel hikayeyi paylaşmak istiyorum.

VEO

Sadece bir saatçik sürmeyeceğini herkes biliyor. Doğru dürüst alışveriş yapmak son derece karmaşık bir iştir. Olivius beni gelmem için ikna etmeye çalışıyor, bu arada tedbirli olmam için araştırmam gereken başka bir randevu daha var. Olivius ve ben üç aydan beri haftada iki kez birbirimize elektronik posta gönderiyoruz. Birbirimizi sadece bir kez Dalgıç Jim’in Batı Sualtı Barı’ndaki sanal bir partide gördük. Olumsuz bir biçimde başımı sallıyor ve Olivius’a cevap olarak Ka.De.No, Kuzey Alışveriş Mağazası, içinde gezinmektense online alışveriş yapmayı tercih ettiğimi yazıyorum.