Pazartesi, Haziran 24, 2013

Silik İntihar Nedenleri / 11.10.2005

Doğduğu güne lanet ediyordu her sabah. Güneş odasının içine, kozmik bir inatla da gözlerinin içine doğuyordu fakat içi ısınmıyordu bir türlü. Kansızlığının rolü büyüktü tabi bunda. Hayata karşı tüm isteksizliğini buna yorabilirdi. Kansızdı ya. Halsizdi. Uyuşuktu. Elleri hep soğuktu. Tüm gün yatıp uyuyabilirdi ama perdeler bile gün ışığından yanaydı. Ah neden doğmuştu ki? Doğuştan kansızdı işte. Doğuştan halsiz. Uyuşuk. Yaradılışı bile müsait değildi yaşamsal faaliyetlere, bu tuhaf maratona. Hep geride kalarak mı geçecekti ömrü? Yetişmeye çalışarak? ya da öylece durarak -hoş durmak ne mümkün -lanet güneş ışığı!-? Hem kime, ne yararı dokunabilir ki? Üstelik kimse için -hatta kendisi için bile- bir şeyler yapmak istemezken, bu yaşam denen zorunlu hareket hali de neyin nesiydi böyle?

"Adım: Ailanthus.Evet mitolojik bir kahramanı andırıyor. Taşımak zorunda olduğum isim bile başkaları tarafından seçildi -işte silik bir intihar nedeni- beni bu dünyaya getirmeye karar veren ve böylece tüm bu istemediğim sorumlulukları üzerime yükleyen annem ve babam tarafından. Şu "ruh" denen görünmez mesuliyet ne ağır. Yetmezmiş gibi üstüne abanan "beklentileri boşa çıkarmama" safsatası, geçim derdi, bir baltaya sap olma çabası ...hepten çekilmez. Bu hamallığa rağmen hayattan zevk alabilen Polyanna'lara gıpta mı etmek lazım? Hayata karşı küçücük bir sempati bile duymazken, kandırmacalarla mutlu olan insanlara gıpta edemem. Alttan, pis bakışlarıma sebep; kamburumdur.. Mutluluk bir kuşun kanadında mıdır? Hah! Baharda açan çiçeklerde? Hı? Kardan adamın burnunda mı yoksa? Şehirde yolunu kaybetmiş bir tavşan olsaydım belki. İçki muhabbetleri? Biraz ama. Hayır. Bunlarla sadece gözümü boyarım. Yatağıma girmeden önce de bir pamukla silerim."

Sürekli memnuniyetsizliğinden, şikayetlerinden ve beğenmediği herşeye isyan etmekten kendisi de rahatsızdı. Ama oluruna bırakamıyor; rutinleri, uydurma gereklilikleri, insanların mutluluk arayışlarını, kazanma hırslarını ve grev hakkını kullanamayışını bir türlü kabullenemiyordu. Herkes gibi o da bir türlü anlaşılamıyordu. Buna rağmen elbette o herkesi anlıyordu. Çünkü başlarına ne geldiğini biliyordu: İçinde hapsolacakları bir ekran bahşedilmişti hepsine. Ekranlarını; her türlü kişisel eğilimleri, yaratıcılıkları ve elde ettikleriyle genişletebilirlerdi. Ama içinden çıkamazlardı. Bizim beceriksiz Ailanthus ise, iyi kötü herşeye burun kıvırırken ekranını patlatmıştı. Buum!! Zaten ondan usturuplu bir çıkış beklemek hata olurdu.

"27 yılı geride bırakmak üzereyim. Farklı ya da özel olmanın değil, değerli olmanın peşinde koşmaktı makbul olan. Yıllarımı insanlara bunu anlatmaya çalışarak geçirdim. Tanrım bunu kendime neden yaptım? Silik bir intihar nedeni daha. Hak vermekten öteye geçmez çoğu. Bunu yapabilmeleri bile yeterince şaşırtıcı. Sığamıyorum hiç bir yere. Taşıyorum.. ve tüm bu yaşamsallar eğreti duruyor üzerimde. En sıra dışı olanı bile. Halbuki bir kapasalar gözlerini ve soyutlasalar kendilerini kurgusal varoluşlarından. Onlar da sığamayacaklar hiç bir yere.."

Çıktığı ekranın ardı -patlatarak da olsa çıkmıştı ya- ıssız ve de bucaksız bir bahçeydi. İlk ayak basan o olduğuna göre burası artık onun bahçesi sayılırdı ve ziyaretçilerini -kim bilir kalıcı da olabilirler- gezdirmek için keşfe çıkmalıydı. Durma Hakkını Kullanabilenler Bahçesi koydu adını fakat bu isim, içinden çıktığı ekrandan bile daha kısıtlayıcıydı. Hem bir isme ne gerek vardı ki. Nasıl görülmek istenirse öyle şekillenen bir yerdi burası. Beklenen, özlenen ve imkansız sanılan; bu yüzden de bilinçaltına gömülmüş her şeydi. Herkesin keşfetmesini istediği ama kimseleri sokmaya kıyamadığı yegane alanı.. ve hikaye öyle bir hal almıştı ki, nereden toparlayıp nasıl bağlayacağını düşünürken Ailanthus şöyle dedi: "Bir fincan papatya çayı lütfen.."

"İşte yapmaktan hoşlandığım nadir eylemlerden biri -yanlış anlaşılmasın: Polyanna'ya hala cennet kadar uzağım- herhangi bir kafede oturup, bir fincan papatya çayı söylemek ve her yudumda, gördüğüm her şeye birer anlam yüklemeye çalışmak. Evet herşeyin bir anlamı olmalı. Varlıklarını inkar etmemi engelleyecek sebepleri olmalı. Bazen "sadece öyle olmasını istiyor olmak" bile, soruların içinde debelenmekten iyidir. Ama bu suskunluklar, sebepsizlikler, açıklanamazlıklar katlanılır gibi değil. Papatya çayını ilk kez sevgililerimden biriyle yine herhangi bir kafede otururken tatmıştım. Hayır, çayın kokusu beni o güne götürmüyor. Halbuki öyle olmalıydı. Ekranımı aştığım günden beri geriye dönüş yaşamıyorum. Kötü anılardan kurtulma operasyonunun aksak yanları bunlar. dızzzt.. dızzzt. Hata raporu göndereyim mi? Basit, insani, artniyetli yaklaşımlardan korunma referansı: Olumsuz. Loblarda hasar tespiti: Vasat. Olaylar arasında bağlantı kurma kabiliyeti: Olumsuz. Mazi yolculuklarında ani zaman sıçramaları görüldü. Veri kaybı: Yüksek.. Recycle referansı: Olumsuz. Güncel ve öncel arşiv düzeni: Vasat. Bellek kapasitesi: Düşük.. Nostaljik analiz kabiliyeti: Anlaşılamadı? dızzzt. dızzzt. Daha göndereyim mi?"

Sigarasından derin nefesler çekmesine rağmen, çok az duman üfleyen ender insanlardan biriydi Ailanthus. Bu durumu alakasız sebeplere bağlayıp, kendini özellikli saydırmak; incelikle eğildiği ve hoşlandığı eylemlerinden biriydi. Asıl sebebi kendi de bilmiyor ve merak da etmiyordu.. "Hümanist ve natürist yaradılışım gereği, zehirli dumanın çoğunluğunu içimde tutuyorum ve iddia ediyorum dışarı bıraktığım az miktardaki duman zehirden arındırılmış olabilir." Tabi ona bu iyimser cümleleri kurduran asıl yaradılış özelliği; narsisizm eğilimiydi.

"Elimde olmadan -belki de kasıtlı- hatalar yapıyorum. Sonra bazı keskin kararlar alıyor ve bunları zevk içinde çiğneyip geçiyorum. Bizzat kendimin yazıp oynadığı bir oyunun içindeyim ve gün geçtikçe oyunum beni esir alıyor. Mekanlar yaratıyorum. Zamanı siliyorum. Özgürlüğü azat ediyorum. Tomar tomar aşk ve sevgi dolduruyorum ceplerime ama insanlar oyunumun dışında ve ben aç kalıyorum dolu ceplerime rağmen. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Hayat. Herkes onlarca kez tekrarlamalı bunu ve içini doldurmaya çalıştıkları, hatta ona tutunmak uğruna insanlıktan bile çıkmayı göze aldıkları bu kavramın bir anda nasıl da ağızlarından dökülen anlamsız seslere dönüştüğünü görmeli. Eh, bunu görmek neyi değiştirir en ufak bir fikrim bile yok. Hayatın esası sürekli kendimizi ve çevremizi kandırmaksa da, o bütünün parçası olmak; desteksiz fikirler denizinde bitkin kulaçlar atmaktan daha mı iyidir?"

Karşılığı yoktu yaşamda.. ve toprağın altıydı ait olduğu yer. Bileklerinden süzülen kırmızı nehri hayranlıkla seyrederken anlamıştı bunu. Ailanthus.. Kullanacağı isme bile karar veremediği bu hayatta, en azından kendi ipini kendi çekebilmeliydi.. ve çekti.. Çekti.. Çekti.. Ahh! Herşeyin bu kadar kolay ve sorunsuz biteceğini sanmıyorsunuz herhalde. Kari Rueslatten | Mesmerized albümünden Cinderella çalmaya başlasın.

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.